30 Mayıs 2022 Pazartesi

Olga

 Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda hayatta hiçbir şeyin size sunamayacağı bir zevki hissetseniz de bir süre sonra o kusursuzluk dolu tatmin anlarınızda bile yüzünüzde bir gülümseme beliremez hale gelir. Elbette doğduğumda böyle değildim. Derler ya hayat beni bu hale getirdi diye, bu külliyen yalandır. Ben zaten böyleydim ancak bunu henüz keşfetmemiştim. Huzurlu geçen çocukluğum, sevgiyle büyütülmüş ergenliğim boyunca tek bir kez bile öfkelenmedim. Beni bu hale getirenlere teşekkür mü etmeliyim hala kestiremiyorum.

15 yaşımda ülkenin en güçlü adamının oğluyla evlendirildiğimde henüz bir erkeğin nasıl bir canlı olduğunu bile bilmiyordum. O zamanlar öfke denen duygudan tamamen habersizdim ve bana göre bu hem çok talihsiz bir durumdu hem de o zamana dek masum kalabildiğim için şanslı sayıyorum kendimi. İnsanın bir kaç gün bile olsa masum kalabileceği bir zaman dilimi olmalı ömrü boyunca. Bazıları doğar doğmaz masumiyetten tamamen arındırılmış halde sanki bir çamurun içinden çıkıp gelmiş gibiler. Ben öyle değildim. Babam kuzeyin denizlerini fethetmiş biriydi ve beni yaşadığı tüm felaketlerden koruyabilmişti. Şimdiyse beni Igor'a veriyordu. 

Igor da babasının etkisinde kalmış, bir zamanlar masum olan biriydi. Uçsuz bucaksız toprakları, binlerce insanın evini yurdunu eline geçirmiş birinin çocuğuysanız eğer, güçlü olabilmek için her türlü şeyi yapmak zorundasınızdır. Kimilerinin ruhunda güçlü olmak, ülke yönetmek yoktur. Igor da onlardan biriydi. Beni gördüğünde bile dili tutulmuş gibiydi. Yanıma gelip iki kelime edecek olduğunda çeneleri takırdıyordu. Benim gibi küçücük bir kızı görünce bile kendini tutamayan biriydi ki koca bir ülkeyi böyle bir adamın yönetmesi bekleniyordu. Sırf babası güçlü diye narin bir oğlandan güçlü olmasının beklenmesi zalimlikti. Igor benim kocam veya sevgilim değildi, oyun arkadaşımdı. Beraber kırlarda gezip sincap yakalamaya çalışırdık. Kim sincabı önce yakalarsa diğerinin kıçını ısırırdı. Bana çiçekler toplayıp ben uyurken saçlarıma leylaklar asardı. Uyandığımda kendimi bir ağacın dallarındaymış gibi hissederdim. Babası bize karışmadığında -hemen çocuk yapmamız için delicesine bir baskı uyguluyordu- ikimiz de çok mutluyduk. Birbirine sığınmış iki sıradan çocuktuk sadece ancak ailelerimiz bizden görkemli işler başarmamızı istiyorlardı. Biz ise oyun oynamak istiyorduk ve ne savaşlar ne topraklar umuruzda bile değildi. 

İgor'un babası nihayet muradına ermişti ben 18 yaşıma yeni girdiğimde. Onlara bir oğlan çocuğu doğurmuştum ve adını Svyatoslav koymuşlardı. Kendi çocuğuma ne isim vereceğim bana sorulmamıştı elbette. Oğlumuz doğunca İgor'un önemi daha da artmıştı. Artık kocam varisi olan bir kraldı. Tüm yetkileri Igor'a verdiler ve O da kendini kanıtlamak için o savaş benim bu savaş senin oraya buraya saldırmaya kalktı. Güneyde Konstantinopolis şehrinde herkesin gözlerini parlatan zenginlikler olduğu biliniyordu ve kocam orayı ele geçirirse dünyanın en güçlü kralı olacağını zannediyordu. Özgüvensiz bir kral olmanın en büyük dezavantajı sizi aceleci davranmak zorunda bırakmasıdır. İgor o zamanlar toplanabilecek en büyük donanmayı topladı. Tam 1000 savaş gemisiyle birlikte Konstantinopolis kıyılarına geldiğinde zaferden öyle emindi ki dönüşünde Kiev'de yapacağı kutlama için hazırlıkları başlatmıştı bile. Emrindeki güçlü donanmayı tek başına inşa etmemişti, komşu kabilelerin hepsi kocamın üstün zekası ve planları karşısında zaferden eminlerdi. Özellikle Drevlianlar denilen büyük bir kabile İgor'un sağ kolu olmuştu. 

Bizans, sahillerinde dev bir donanma görmeye alışkındı. Şehirlerini neredeyse herkes işgal etmeye kalkmıştı ancak aşılmaz surlarının yanında gizli bir silahları vardı; Yunan ateşi. Şehirde o zamanlar yaşayanların neredeyse beş katı büyüklüğünde bir orduyu bile yerle bir edebilecek bir silahtı Yunan ateşi ve Igor'un donanmasını da kısa sürede yerle bir ettiler. Tüm gemiler alevler içinde kalınca askerler panikleyip denize atlamıştı. Tek tek ya okçular tarafından avlandılar ya da Bizans askerlerine esir düştüler. Bu korkunç bir yenilgiydi ve kocamla ordusu utanç içinde Kiev'e döndüler. 

Kral olduktan sonra artık oyun oynamaz olmuştuk. Ne kırlara gidip çayırlara uzanıp tilkileri sincapları kovalıyorduk ne de saçlarıma çiçekler asıyordu. Igor, doğanın en keskin silahına, ateşe yenik düşmüştü. Her şeyi tasarladığını zannederken karşısındaki düşman O'nu gafil avlamıştı. Bu utancı örtbas edebilmek için hemen diğer kabilelere seferler düzenledi ve onlardan aldığı vergileri arttırdı. Malum savaş masraflı bir işti ve kaybettiklerini yerine koyabilmesinin de tek yolu buydu. Sağ kolu olan Drevlianların çok güçlü olduğunu bildiğinden tüm ordusunu yanına alıp onları ziyaret etti bir gün. Aralarında verilecek verginin miktarı konusunda anlaştılar ve Igor, Drevlianların en büyük şehri Iskorosten'den ayrıldı. Ancak o anda kafasına yatmayan bir şeyler vardı. Ülkenin en büyük kabilesinden diğer kabilelerden aldığı kadar vergi almamalıydı. Onlar hem sayıca hem de maddiyat olarak diğer kabilelerden daha güçlüydüler. Yanına bir kaç korumasını alıp Iskorosten'e geri döndü ve binlerce askerin olduğu Drevlian şehrinde onlara meydan okudu; Bana daha çok vergi vereceksiniz. 

Drevlianların prensi Mal, gülümseyerek Igor'un bu isteğine yanıt verdi ve şehrin ortasında korumalarını kılıçtan geçirdi. 'Bana dokunursanız tüm şehriniz yerle bir olur!' diye bağırıyordu kocam her yerine tekmeler yerken. O'nu yerden kalkacak hali kalmayıncaya dek dövdüler ve bununla da yetinmediler. İki ağacı gerip tersten ağaç dallarına ayaklarını bağladılar. Gerdikleri ağaç dallarının iplerini kestikten sonra Igor'un bedeni ortadan ikiye ayrıldı. O'nu böylesine aşağılayıcı şekilde öldürmelerinin önemli bir nedeni vardı. Drevlian prensinin gözü uzun zamandır bendeydi ve Igor'un benimle evlenmesi karşısında hiçbir şey yapamamıştı. Kocamın bir anlık hatasını hemen değerlendirmişti. Zaten Bizans seferinden sonra Igor'un kralı olduğu Kievan Rus'un parasız kaldığını da biliyordu. Üstelik kralı böylesine korumasız halde yakalamak için bundan daha iyi bir fırsat da olamazdı. 

Hayatımda en çok sevdiğim adam böylece ölüp gitti. 3 yaşındaki oğlum Svyatoslav henüz insanlarımıza liderlik edecek halde değildi. Bütün devlet işleri bana kalmıştı. Kocamın öldürüldüğünün haberini O'nla beraber uyuyakaldığımız kırlarda çiçek toplarken almıştım. Haberci sadece kocamın ölüm haberini getirmemişti, kocamın katili olan prens Mal bizzat bana ulaştırılmak üzere bir mektup yazmıştı. Mektupta beni uzun zamandır sevdiğini ve sevgisini göstermek için kocamı öldürdüğünü, benimle hemen evlenmek istediğini yazıyordu. 

O mektubu okuduktan sonra ben bir daha eski ben olmayacaktım. İçimde öyle bir öfke belirdi ki baktığım her yeri yakabilecek gücü içimde hissediyordum. Ayak parmaklarımdan saçlarımın diplerine kadar titriyordum öfkeden ancak ne dişlerimi sıkıyordum ne de yumruklarımı. İçim alevden kavrulsa da son derece sakindim. Mektubu okuduktan sonra Drevlian habercisine şöyle dedim; Prense söyle, teklifini kabul ediyorum. Derhal elçilerini bana göndersin. 

Bir kaç gün sonra yirmi kişilik Drevlian elçileri benim onayımı alıp prense götürmek için gelmişlerdi. Onları en iyi şekilde karşıladıktan sonra yedirip içirmiştik. Kafaları öyle güzel olmuştu ki onlara prense gönderilmek üzere bir mektup yazdırabilmiştim. 'Sevgili Prensimiz, Kraliçe Olga sizinle evlenebilmek için düğün hazırlıklarına derhal başlanmasını istiyor. Kabilenizin en güçlü elli savaşçısını şehrinde konuk etmek istiyor. Hazırlıklar tamamlandığında da Iskorosten'e gelerek kocası için yas tuttuktan sonra nişan merasiminin tertiplenmesini talep ediyor.'

Bu mektubu yazdırdıktan sonra elçileri kendimize has olduğunu söylediğimiz bir uğurlamayla yolcu etmek istedik. Bu adete göre değerli elçiler kayıkların üzerine bindirilip el üzerinde taşınıyorlardı ve böyle suya indiriliyorlardı. Bu adet elçilerin çok hoşuna gitmişti. Mektubu götürecek olan elçiyi atla çoktan göndermiştik geriye kalanlarsa içi çalılarla dolu olan teknelere bindirilmişlerdi. Hala kafaları içtikleri içkiden çok iyi olduğu için hiç itiraz etmeden teknelere bindiler ve suya indiklerinde her tekneyi tek tek alevli oklarla vurdu adamlarım. Hepsinin diri diri yandığını gördüğümde acımın biraz olsun hafifleyeceğini düşünmüştüm ancak tam tersi oldu. Daha fazlasını istiyordum. Acı dolu çığlıklarını duydukça sadece elçilerini değil hepsini içim nasıl yanıyorsa öyle yakmak istiyordum. 

Bir hafta sonra Drevlianların en güçlü elli adamı şehrimize teşrif ettiler. Onları gördüğümde öyle mutlu olmuştum ki neredeyse hepsine tek tek sarılacaktım. En şatafatlı kıyafetimi giyip onları bizzat karşılayınca benim prensleriyle evlenmek için ne kadar istekli olduğumu düşündüklerine emindim. İçlerinden 'orospuya bak, kocasını ikiye böldük hemen prensimize bacaklarını açmak için ne kadar da sabırsız' diye geçirdiklerinden emindim. Yüzlerindeki o yavşak gülümsemelerden ve sanki şehrimizin sahibiymiş gibi tavırlarından bahsetmiyorum bile. Onları hemen konuk evine alıp yeni kıyafetler sunduk. Şaraplar kuzu çevirmeler ikram edildikten sonra onlara güzel kızlar gönderdik. Siklerinin keyfi yerine gelsin diye kızlarla birlikte olmadan önce hepsine o meşhur kaplıcalarımıza girmelerini söyleyince hepsinin gözleri parlayarak teklifimizi kabul ettiler. 

Elli güçlü kuvvetli adam şehirdeki en büyük kaplıcaya girdiğinde demirden yapılmış özel kapıları üstlerine kilitlediler. Penceresi olmayan binanın altında yanan fırınların ateşi iyice harlandığından zaten sıcaktan nefes alamaz hale gelmişlerdi. Bir de kapılar kilitlenmeden önce içeriye yağlı meşaleler bırakılınca dumanı fark ettiler. Ancak her şey için artık çok geçti. Tüm bina ateşler içindeydi ve dışarıya çıkamıyorlardı. Binada pencereceler olmasını ve bu rezil adamların derilerinin alevlerin içinde kızarıp döküldüğünü görmeyi çok isterdim ancak sadece çıkardıkları korkunç sesleri dinleyerek ruhumu dinlendirebildim. 

Adamlarıma hemen hazırlık yapmalarını söyledim. 'Elimizdeki tüm içkileri arabalara yükleyin. Beş yüz adam hazırlayın. Büyük bir şölen için Iskorosten'e gidiyoruz.'

Şehre vardığımızda büyük bir konukseverlikle karşılandık. Prens Mal önümde eğilerek bana selam verdi. Kendinden öyle emindi ki elimi bile tutacak oldu. Gülümseyerek elimi çekerken kulağına 'önce yasımı tutmalıyım. Sonra dilediğiniz kadar elimi tutacaksınız' dedim. Gelir gelmez kocamı öldürdükleri yere gittim. Ondan arta kalan beden parçalarını bile toplamaya tenezzül etmemişlerdi. Yetmemiş gibi kafasını kesmişlerdi ve bir sopanın ucuna asmışlardı. O güzel yüzünü görünce dayanamayıp ağlamaya başladım. Ağladığımı kimsenin görmesine izin veremezdim, kendimi durdurmak için ciğerlerimi sıkıyordum ama işe yaramıyordu. Gözlerimin her yerinden yaşlar fışkırıyordu ki birden onlara yapacaklarımı aklıma getirdiğimde içimdeki hüzün soluverdi. Kendimi daha iyi hissediyordum ve Igor'un gözlerine son bir kez baktım ve bakarken gülümsedim O'na. 

Gece olduğunda yanımızda getirdiğimiz içkileri çoktan şehirdeki herkes tüketmişti. Öyle çok içki içilmişti ki o gece şehirdeki içki depoları mahzenler boşaltılmıştı. Biricik prenslerinin nişan gecesiydi bu sonuçta ve kimileri dans etmekten kimileri de alkolden çoktan sızmıştı bile. Gece yarısı olduğunda sızmamış tek bir kişi bile yoktu benim adamlarım hariç. Hepsinin kılıçları bir gece önceden saatlerce bileylenmişti. 5000 kişinin boğazı kesildiğinde çoğu öldüğünü bile fark etmeyecek kadar sarhoştu. Prensin boğazı kesilirken bizzat seyrettim. Ağzını bile açamamıştı nefes alamadığı halde. Boğazının kesilmiş kısmından gırtlağını görebiliyordum. Bir süre öyle kanlar içinde can çekişmesini izledim ve öldüğünden emin olduğumda kafasını kestirdim. O kafayı da sarayının kapısının önüne astırdım. Sabah olduğunda ben ve adamlarım çoktan şehrimize dönmüştük ve Iskorosten halkı büyük bir dehşete uyanmıştı. Şehir tamamen savunmasızdı artık ve diğer Drevlian şehirlerine hemen haberciler gönderdiler. 

Bir haberciyi de bana gönderdiler. Gelen haberci öyle korkuyordu ki mektubu verir vermez koşarak atına binip kaçmıştı. Elçiyi neden öldürmediğimizi adamlarım sorduğunda onlara cevap vermedim çünkü tüm Drevlianlar eninde sonunda ölecekti zaten. Gelen mektupta şöyle diyordu; 'Kralımız Igor'a yapılanları biz de sizin gibi affetmiyoruz. Bunun sorumlusu olan prensin ölümünden üzüntü duymuyoruz. Sizin her zaman emrinizdeyiz.'

Mektubu yırtıp attıktan sonra emrimdeki her askere hazırlık yapmalarını emrettim. Tüm Drevlian şehirlerini tek tek kuşatıp hepsini yok etmekten başka bir çözüm yolu göremiyordum. Şehirlerini ele geçirip yok ettikçe hepsi tek bir yerde toplanmak zorunda kalmıştı. Prensin tüm akrabaları hala Iskorosten'deydi. Orayı kuşattığımızda bu defa içeriye girebilmenin bir yolunu bulamamıştık. Tam bir yıl boyunca korkunç bir savaş sürdü aramızda. Ne onlar pes etti ne de biz. Ancak yiyecekleri tükenmek üzereydi, benim de sabrım. Sonunda beklenen oldu ve barış elçilerini gönderdiler. Elçileri güler yüzle karşılamıştım. Barış talepleri için de bana sandıklar dolusu altın vermeyi kabul ediyorlardı. Altın benim umurumda bile değildi. Onlardan tek bir talebim vardı; 'biliyorum ki evlerinizde güvercinler yetiştiriyorsunuz. Her evden üç güvercini bana gönderin. Bu sizlerin bana vereceğiniz vergidir.'

Talebimi sevinçle karşılamışlardı. Bunca savaşın eziyetin bitmesi karşılığında sadece güvercinler istiyordu. Bu kadın kafayı yemiş olmalıydı diye düşüneceklerini biliyordu. İsteği hemen yerine getirildi ve binlerce güvercin kafeslerin içinde karargahıma getirildi. Akşam olmak üzereydi ve barış yapıldığına göre sabaha ordum şehirlerinden ayrılacaktı onlara böyle söylenmişti. Ancak gece güvercinlerle bir konuşma yapmaya karar verdim. Her güvercinin ayağına sülfürden taşlar bağlattım. Güvercinlerin hepsini gecenin karanlığında saldığımızda tek tek evlerine geri döneceklerini biliyordum. Güvercinler kadar sadık çok az canlı vardır yeryüzünde. Onlar evlerine döndüğünde askerlerime alevli oklarla tüm şehri dövmelerini emrettim. Güvercinlerin ayağına bağlanmış olan sülfür parçaları alev aldığında sönmeyen bir yangın başlatacaktı. Şehirdeki her ev kısa süre içinde alev aldı. Yangını söndürebilmelerine imkan yoktu ve dışarı çıkmak zorundaydılar. Onları bizzat bekliyordum. Şehrin kapısından çıkan her insan evladının kafasını gövdesinden ayırmalarını emretmiştim. Bu onlar için son derece merhametli bir cezaydı. Bir yanda alevler içinde ölmek vardı diğer yanda da hızlı ve acısız bir ölüm. 

Sabah olduğunda küle dönmüş şehirden kurtulabilenleri hepsi artık askerlerimin köleleriydiler. Tek bir Drevlian bile cezasız bırakılmamıştı. Tüm şehirlerini yerle bir etmiştim ve o şehirlerde yaşayanlar ya ölmüştü ya da kölemiz olmuşlardı. Artık Igor'un bedenini huzur içinde gömdürebilirdim. Her şey bittiğinde, içimdeki intikam ateşi söndüğünde asıl acıyı o zaman çektim. Hayatımın en kıymetli parçası bir avuç vergi için paramparça edilmişti. Aslında sebeplerin hiçbir önemi yoktu. Ömrüm boyunca unutamayacağım bir acının içindeydim. İntikamım o acıyı kısa bir süre için hissetmememi sağlamıştı sadece. Oğlum büyüyene dek halkıma yol gösterecektim bundan sonra. Ama ben artık ben değildim. Tekrar bir şeyler hissedebilmeyi öyle çok istedim ki. Tek hissedebileceğim şey öfkeydi. O nedenle öfkemin sonsuza dek sürebilmesini sağladım. Eğer sonsuza dek sürecek bir öfke taşıyorsanız, asla huzur bulamazsınız. Yine de hiçliğe mahkum olmaktan iyidir. 

Ben Kievli Olga. Bana Azize bile diyorlar.  

1 Mayıs 2022 Pazar

Brabakh tepesinin sırrı

 Bugün 18 yaşıma girdim ve ağlamama izin verdiler. İzin verildikten sonra gözümden tek bir yaş dökülmedi. Diğerlerinin aksine neden ağlamam gerektiğini de anlayamadım. Öylece boşluğa bakakaldım ve amaçlarımızı düşündüm. Önceliklerimiz her zaman en güçlü olmaktır ve güçlü olabilmek için duygulardan tamamen arınmak gerekir. Bu yüzden köyün efendileri yeni doğanları annelerinden hemen ayırırlar ve tüm çocuklar annesini babasını bilmeden yaşarlar. Köyün dışında ormanda ağaçların tepesinde vahşi hayvanların ulaşamayacağı bir yere inşa edilmiş evlere bırakılır çocuklar ve orada onları beslemeleri için işgal edilmiş diğer köylerden getirtilen süt anneler tarafından emzirilirler. Bazı çocuklar emeklemeye başladığında ağaç evlerin kenarından aşağıya sarkarlar ve düşüp ölürler. Evlerin pencereleri kapalıdır ancak kapıları daima açıktır. Karanlıkta kalmaya alışmak istemeyen çocukların büyük çoğunluğu kapalı kaldıkları bu yerden çıkabilmek için kapıya yöneldiklerinde bazılarını sadece yüksekten düşmek gibi tehlikeler beklemez. Kartallar ve baykuşlar çocukları kapıp götürebilmek için devamlı ağaç evleri gözetlerler. Yere düşmüş olan ve hala hayatta kalabilmiş olan tek tük çocuğun hayatını da leoparlar alıverir. Doğurdukları çocukların peşinden anneleri gelemesinler diye böyle bir yere kapatılır bu çocuklar. Kendi yiyeceklerini bulabilecekleri yaşa geldiklerindeyse - 6 yaşına bastıklarında - onları başka bir yere naklederler. Çocuklardan hayatını kaybetmiş olanlar olursa cesetlerin kokusuna vahşi hayvanlar üşüşmesinler diye de her gün bakıcılar ağaç evleri düzenli olarak kontrol ederler. 

6 yaşından sonra çocukları ormanın sahile yakın yerlerinden birine gönderirler. Burada hepsine yüzme öğretilir. Daha doğrusu çocuklar suya bırakılırlar ve hayatta kalmaları beklenir. On çocuktan dokuzu boğulsa da bu basit bir zaiyattır. Hayatta kalabilmiş olanların öğrenme becerileri en yüksektir ve onlar ne olursa olsun hiçbir şey bilmeseler bile hayatta kalabilmeyi başarabilecek olanlardır. Çocuklar bir sene içinde denizin derinlerine dalıp eski dünyadan kalan şeyleri çıkarabilmek için uğraşlarına başlayacaklardır. Denizin dibi eski binalarla, türlü anlamsız icatla ve daha da önemlisi batık şehirlerle dolu olduğu için oradan ne çıkarılırsa bunlar özenle saklanıp incelenecektir. Ben ilk defa denizin dibine daldığımda uzaklarda parıldayan dev heykeller görmüştüm ve o heykellerin etrafında yüzlerce insanın boyunca inşa edilmiş betondan yıkık binalar vardı. O binaların içine girebilenlerin çoğu çıkamıyordu çünkü dev elektrikli balıklar yuvalarını o binaların içine kurmuşlardı. Köyden gelen erişkinler de o binalara asla girmememiz gerektiğini bize tembih ediyorlardı. Yüzlerce defa dalsak da elle tutulup pek bir şeyler bulamıyorduk. Bütün hazineler o taş duvarların içinde saklıydı bunu biliyordum ve bir gün onların içine girebilmek için hayaller kuruyordum. 

15 yaşına geldiğimizde kız çocuklarıyla erkek çocuklarını ayırıp başka sahillere gönderiyorlardı. Bunun nedeni kasıklarımızdaki hareketlenmeydi. Kontrolsüz olarak üreyip çocuk sahibi olunmaması için erken yaşlarda bizi ayırmak buldukları son çare değildi. Daha önce doğum kontrolü için kadınların sayısını on erkeğe bir kadın olacak şekilde ayarlamaya kalkmışlardı ve sonuç tam bir felakete dönüşünce bundan vazgeçmek zorunda kalmışlardı. Köyün efendilerden okuma yazma bilen tek bir kişi vardı ve bu kişi eski zamanlardan geriye kalabilmiş yazıları okuyabiliyordu. Köyün en değerli kişisi sayılıyordu okuma yapabildiği için ve ona Brabakh deniyordu. Çok eski lisanlardan birinde değerli kıymetli anlamına geliyormuş Brabakh. Ben ne anlama geldiğini hiç düşünmedim. Hem anlam dediğimiz şey nedir ki? Başka bir düşünce gelip o anlamlı gelen şeyi kolayca yerle bir edebilecekken üstelik? Tüm fikirler benim için anlık yanılsamalardı ve ben bunu böyle kabullenmiştim. Bu nedenle hayat bana kaygısız geliyordu. 

15 yaşımdan 18 yaşıma dek ormanı tanımam için keşfe çıkartıyorlardı bizi. Hangi hayvanlar ne yerler, nasıl davranırlar, hangi bölgelerden uzak durmalıyız, hangi otlar ve ağaçlar faydalıdır, ormanın sınırları nerede biter bunları öğreniyorduk. Bütün bunları öğrendikten sonra köye dönebilme hakkını elde edebilecektik ve en önemlisi bir şeyler hissedebilmemize izin verilecekti. Brabakh'ın dediğine göre eski zamanlarda insanlar çok fazla şey düşündüğünden ve hissettiğinden tüm insanlığın başına türlü felaketler gelmişti. Her şeyi son derece basit kılmamız gerekiyordu çünkü karmaşık şeyler insan zihnine göre değildi. İnsan zihninin kaldıramayacağı kadar büyük fikirler daima bir felakete yol açıyordu. O dev icatlar yapılmasaydı eski insanların hepsi denizlerin dibini boylamayacaktı. Devamlı olarak bizlere bacaklarımızın arasında duran organımızdan uzak durmamız gerektiğini söyleyip duruyorlardı. Üremek kesinlikle izne bağlıydı. Köyde yaşayan en güçlü erkeklerle en becerikli en zeki kadınlar çiftleşebilirdi ve bu senede sadece bir kere yapılabilirdi. Köy meydanına kurulan bir şölenin ortasında kadınlar ve erkekler herkesin gözü önünde çiftleşmek zorundaydılar. Başka bir yerde birilerinin bunu yaptığı görülürse eğer cezası hemen ölümdü. Bunu gören kişi eğer gücüne güveniyorsa hançerini çekip anında bunu yapanları öldürebilirdi. Kendisine güvenmeyenlerse - genellikle kimse tek başına birilerini öldürmeye kalkmıyordu - köydeki her erkeğe haber verip topluca bu korkunç eylemi yapanları yakalayıp yine köy meydanının ortasında herkesin göreceği şekilde öldürüyordu. Herkes sırayla suçlulara bir bıçak saplıyordu. Mümkün olduğunca çok sayıda bıçak saplayıp suçluların hayatta kalması amaçlanıyordu ki verilen cezanın caydırıcılığı büyük olsun. Köyde yaşamanın bir parçası insanları sıraya girerek bıçaklamaktı ve ben bunu diğer yetişkinlerin kendi aralarında yaptıkları konuşmalardan duyuyordum. 

Ormanda yaptığımız keşiflerde bizi yeterli gördüklerinde tek başımıza ormanda dolaşmamıza izin vermişlerdi. 18 yaşına girme törenim de gerçekleşmişti. Kısa bir süre sonra köye dönebilecektim. Bir sabah hançerimi mızrağımı ve sırt çantamı yanıma alıp uzun bir yürüyüşe çıktım. Ormanın sınırlarının olduğu yere kadar gitmeye karar vermiştim. Tüm yaşadığımız yer bu ormandan ibaret olamazdı. Mutlaka daha ötesi olmalıydı. Her şeyin daha da ötesi olması gerektiğini bilmiyordum hissediyordum. Güneşin bile arkasında bir şeyler olmalıydı. Yıldızların da ardında bir şeyler saklanıyordu. Neler saklandığını görebilmenin tek yolu oraya gidebilmekti. Ben de ormanın ötesine geçmeye karar verdim. Brabakhların köyde yaşayan herkese ısrarla uzak durmaları gerektiğini söylediği bir şey vardı; Ormanın sınırlarının bittiği yerde bir tepe vardı. Bu tepenin üzerinde taştan ve camdan yapılmış duvarlarla kaplı yerler bulunuyordu. Bu yerler tıpkı suyun altında gördüklerime benziyorlardı. Orayı da çok uzaktan sadece tek bir kez görebilmiştim ormanı ilk defa gezerken. O günden beri aklımdan çıkmıyordu oraya gidebilmek. O tepeye kendimce Brabakh tepesi adını vermiştim. Artık bana ormana neden gittiğimi sormuyorlardı. Dilediğim gibi ormanda gezebilirdim. O tepeye gittiğimi kim bilebilirdi ki? Heyecanla yola koyuldum ve patikaları izleyerek bir kaç saat içinde sınıra vardım. Tepe uzaktan göründüğünde daha büyüktü ve kapıya benzer dev metalden duvarlar vardı. Yakınlaştıkça bu duvarların tepenin üstünde bulunan diğer yerlere açılan bir geçit olduğunu fark ettim ve iki metal blok arası aralıktı. O aralıktan kolayca sıyrılıp içeriye girdim. Metalden yapılma garip araçlar belli bir sırayla dizilmiş halde bahçede yanyana duruyorlardı. Bu araçların içinde insanların oturabilecekleri yerler bulunuyordu ve dört kapıları vardı. Kapılardan birini açmak için elimi uzattığımda kapının sımsıkı kapalı olduğunu gördüm. Arkamda duran dev beton yapıyı boydan boya seyre daldım. O kadar yüksekti ki yapının tepesini göremiyordum. Hemen boş bir aralık aradım yapının içine girebilmek için ve bulmak çok uzun sürmedi. 

İçerisi karanlıktı ve pencerelerin önünde ışığın girmesini engelleyen yumuşak parçalanacakmış gibi duran ancak iplerle birbirine bağlı bir perde vardı. Perdenin yanında bir ip vardı ve ipi aniden çekince içeriye gün ışığı doluverdi. Önümü görebildiğim için uzun bir koridorun başında olduğumu fark ettim. Yapının her yerine kağıtlar saçılmıştı ve insanların oturabilecekleri yerler devrilmişti. Kapalı dolaplarla dolu odalar vardı. Bu dolapların kapılarının içinde ne olduğunu görmem gerekiyordu. Hemen o kapıları açmaya çalıştım. Hepsi sımsıkı kapalıydı. Etrafta bulduğum üzerinde anlamadığım yazılar olan kırmızı tomruk gibi taşa benzeyen parlak bir cisim buldum ve kapılara vurmaya başladım. Sonunda birini açabilmiştim ve içinden üzerinde yazılar olan tonlarca kağıt çıktı. Bu kağıtları Brabakh'a götüremezdim çünkü bunları nereden bulduğumu soracaktı ve buraya geldiğim ortaya çıkabilirdi. Kağıtları dolapların içine bıraktım ve yapının içinde gezinmeye devam ettim. Yukarıya doğru uzanan merdivenlerin başına geldim ve tırmanmaya başladım. Merdivenler o kadar çoktu ki yapının tepesine çıkamayacağımı düşünmeye başladım. Ara katlardan birisine daldım. Burada onlarca camdan oda vardı ve her yerde önü camdan yapılma büyük bir tablet olan ve tabletin de önünde üzerinde bilmedim harflerin yazılı olduğu garip eşyalar vardı. Bunlar eski zamanlarda yaşayan insanların en önemli icatlarından birisi olmalıydı ve onlarcası gözümün önündeydi. Hemen tabletlerden birinin başına oturdum ve garip harflere dokundum. Birdenbire hiç ummadığım bir şey oldu ve tabletten garip sesler gelmeye başladı. Aniden bir ekran açıldı ve karşımda birini buldum. Korkudan oturduğum yerden zıplamıştım ve küçücük tabletin içine bir insanın nasıl sığabildiğini anlayabilmek için tablete dokundum. Ancak tablete dokunabiliyordum ancak önümde hareket eden konuşan adama dokunamıyordum. Bu çok büyük bir sihirdi. Adamın üzerinde çok saçmasapan bir kıyafet vardı. Söylediklerini anlayabiliyordum. Benimle aynı lisanı konuşan bu kişi eski insanlardan birisiydi en azından bunu anlayabilmiştim.

'23 mayıs 2045 günü itibariyle dünya üzerinde temiz olarak içebileceğimiz tek bir damla bile suyumuz kalmadığından deniz suyunu arıtabilmek için yapılan çalışmaları hızlandırmak zorundayız. Ben birleşik devletlerin en yetkili kişisi olarak tüm dünya devletleriyle ortak bir çalışma yapmamız gerektiğini ve damıtacağımız suyu tüm dünya halklarıyla paylaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu sebeple Çin ve Rusya devlet başkanlarıyla yaptığımız görüşmelerde bu yönde fikir belirtmemize karşın ısrarla arıtılacak suyun diğer devletlere arıtma tesislerinin olduğu büyük devletler tarafından satılacağını belirttiler. Bu hamle tüm dünya halklarına düşmanca bir tavır içermektedir ve bizler..'

Aniden büyük bir gürültü koptu ve konuşan kişi acı içinde yere yığıldı. Etraftaki herkes yere yığılan adamı korumaya çalışıyordu ancak adam kanlar içinde kalmıştı ve gözleri donuklaşmıştı. Ömrüm boyunca hissetmediğim kadar büyük bir korku hissettim ve ağlamaya başladım. O adam insanların hepsinin tükenmiş olan sudan faydalanması gerektiğini söylüyordu ve o adamı herkesin gözü önünde öldürmüşlerdi. Görüntü kaybolmuştu ve birden neşeli birileri tablette belirmişti. 

'Yatırımlarınız için tercih edeceğiniz en güvenli adres Shitbank. Güvenle yatırım yapabilmeniz için Shitbank. İlk açacağınız hesaba yüzde iki daha fazla faiz. Eğer maaş hesabı açarsanız bu oran yüzde üç olacak!. Bu fırsatı kaçırmayın!'

Bir insan öldürüldükten sonra nasıl olur da birileri bu kadar güler yüzle konuşabilirdi? Korkunç insanlar yaşamıştı geçmişte diye içinden geçirdi. O zavallı adamın ölürken yüzündeki huzur dolu ifadeyi aklından çıkaramıyordu. Oturduğu yerden kalktı. Gözlerindeki yaşlar bir türlü dinmiyordu. İçine girdiği yapının içinden çıkıp bahçeye çıktı ve boylu boyunca yere uzandı. Gökyüzü boyanmış gibi parlak bir maviye bürünmüştü. Gökyüzünü görünce içindeki fırtına diner gibi oldu ta ki kafasının üzerinde birisinin O'na bir silah doğrulttuğunu görünceye dek. Bu gördüğü son şey oldu. 

-Yine ormandaki yabanilerden birisi buraya kadar gelmeye cesaret etmiş. Bunların soyu da tükenmiyor. 

-Yamyamlara acıyacak halimiz yok elbette. Adamları toplayıp oraya saldıracak kadar gücümüz yerine geldiğinde ellerindeki tüm kaynaklara el koyabileceğiz Blair merak etme. Üstünü ara bakalım bir şeyler çalmış mı?

-Şuna bak. Cebinden sadece kurutulmuş papatyalar ve biraz ekmek çıktı. Bunlar ekmek yapmayı da biliyorlar demek. 

-İnatla buraya neden geliyorlar? Üstelik yalnız? Hepsi de gencecik adamlar. Onlarla konuşmayı denemeliyiz belki de ne dersin?

-Yok yahu. Allahın yamyamlarıyla ne konuşacağız?

11 Nisan 2022 Pazartesi

Gün batımı

 Gün batımını seyretmek insan olmanın en istisnasız özelliklerinden birisidir. Ben de oturdum güneşin bulutların arasında parçalanarak yitip gidişini seyrediyorum. Hala bir insan sayılır mıyım artık kestiremiyorum ancak güneşin batışını seyretmekten delice keyif alıyorsam, onlardan biri sayılabilirim diye düşünüyorum. Bu bana umut vermiyor. Gördüklerimden sonra umutlu olabilmem için var olmanın öte yanına geçmem gerekiyor. Madde, umudu körelten en kesin şey evrende. Eğer madde bir yerde baskınsa, o yerde umudun ışığı sönmek üzeredir. Çünkü yaratılabilecek şeyler nihai şekillerine ulaşmıştır. O şeylerin şekillerini değiştirebilmek için dönüşüme ihtiyaç vardır ve bu da maddenin kurallarının dışına çıkılacağı anlamına gelir. Yaşadığım süre boyunca - bu zaman diliminden birazdan bahsedeceğim - maddenin varlığın baş düşmanı ve en tutkulu sevgilisi olduğunu söyleyebilirim. Bu iki durum birbirine tezat gibi görünse de dikkatle bakıldığında birbirini tamamlayan şeyler olduğunu sizler de fark edeceksiniz. Güneş ne kadar güzel kanıyor. 

Ege Denizi bu gezegen üzerinde geçirdiğim süre boyunca gördüğüm en güzel şeylerden birisi ve bu akşam vaktinde güneşi bir sonraki güne götürebilmek için yutmakla meşgul. Üzerinde uçan martıların bile telaşı yoktur bu denizin. Aceleden nefret eder. İçindeki sonsuz sayıdaki adanın her birinde de bir sır gizlidir. Ege denizini seyrederek gün batımını içime çekiyorum. Akşamın olmasına biraz daha zaman var ve ben size bu süre boyunca kimseye anlatmadığım bir şey anlatacağım; ne yaparsam yapayım ölemeyişimi. 

On binlerce yıl boyunca yaşıyorsanız eğer, anılara sahip olmak çok farklı algılanır zihninizde. Anılar artık anımsanacak şeyler olmaktan çıkar, birer dövmeye dönüşürler. Aynaya baktığınızda veya sizi birisi seyrettiğinde görülebilir hale gelirler. Ben şimdi Kafkasya denen yerde doğdum. Doğduğumda neredeyse on yaşıma kadar üzerime giyebileceğim tek bir kıyafetim bile olmadı. Ne zaman bir mağaza vitrinini görsem, bu anı aklıma gelir. Onlarca sıradan insanın maaşı kadar paraya satılan bir ceket gördüğümde de gülesim geliyor. On yaşına kadar taşaklarım alttan üstten havalanacak kadar çıplak gezdim. Bunun tattığım en büyük keyiflerden birisi olduğunu itiraf etmeliyim. Biraz büyüyünce beraber yaşadığımız insanların diğer erkekleri gibi beni de avlanmam için görevlendirdiler. Soğuktan sıcaktan korunayım diye değil de kurtların yaban domuzlarının ayıların pençelerinden dişlerinden korunayım diye bana kıyafet verdiler. Derileri üst üste dikip hazırladıkları ağır zırhı giyince başlarda çelimsiz bacaklarım yürümekte zorlanmıştı ama sonra alıştım. 17 yaşıma kadar avlandım ve gövdemde açılmadık yara, sokulmadık hayvan pençesi kalmadı. Kıyafetlerin de insanı korumadığını o zaman anlamıştım. 

Yaralarım büyüktü ve ben çevremdeki insanların tanıdığı en gözüpek en sabırlı en hedefini vuran avcıydım. Benim ölmem yakalanacak avların yarısından fazlasının azalması anlamına geliyordu. Eğer bu kadar iyi avcı olmasaydım kimsenin umurunda olmazdım. Beni yaralandığım yerde bırakıp giderlerdi. Hemen köyün büyücüsüne götürdüler beni ve dumanlar içinde bıraktılar. iki gün büyücünün çadırında kaldım. Kadın bana neler etmedi ki o çadırda. Benimle sevişti, yaralarımı yaladı, her yerime garip şuruplar sürdü. Üçüncü günün sonunda dedi ki; Bu oğlanı alın iki denizin birleştiği yere götürün. Oradaki sularla yıkansın. O'nu ancak böyle kurtarırsınız. 

Aldılar götürdüler beni taaa Konstantinopolis'in yamaçlarına. O zamanlar ne Konstantinopolis var elbette ne de dev surlar. Tam iki denizin birleştiği yere varmak üzereydik ki korkunç bir fırtına çıktı. Yanımda beni taşıyanları bir tarafa savurdu beni başka bir tarafa. Uyandığımda etrafımda kimse yoktu sadece bir taşın üzerine tünemiş beni seyreden yaşlı ama parlak gözleri olan biri vardı. Ağır ağır yüzüme baktı. Bakışları adım atıyordu sanki. Tek kelime etmedi. Beni kucaklayıp suyun içine soktu. O suyun içine girdiğimden beri bedenime ne mızrak işledi ne vahşi hayvanların dişleri ne de kurşun. Suyun içinde kaldığım süre boyunca hissettiğim hazzı hiçbir dilde anlatmak mümkün değil. Belki bunu müzikle anlatabilirim sizlere bir gün. 

Suyun içinde kendimden geçmiş haldeyken birden uyandım ve gördüm ki beni suya sokan o yaşlı adam çekip gitmişti. Hemen köyüme geri dönmek için yola koyuldum hatta yolda beni oraya taşıyanlara da rastlayabilirim diye umut ediyordum ki kimseye rastlayamadım. Yol boyunca gördüklerim de beni şaşırtmıştı aslında. İnsanlar farklıydı, ormanlar farklıydı, hayvanlar farklıydı hatta gökyüzü bile başka bir renkte gibiydi. Renklerin parlaklığı sönmüş gibiydi. İnsanlar atların üzerine biniyorlardı. Yolda topluca yolculuk eden, mal taşıyan insan sürüleri vardı ve başka insan sürüleri o mallara saldırıyorlardı. Buna o kadar şaşırmıştım ki bir tanesine karışıp malları çalmaya çalışanları tepeledim. Birilerinin emek harcayarak edindiği bir şeyi başka birisi hiçbir çaba harcamadan zorbalıkla almaya kalkıyordu. Böyle bir şeye daha önce hiç rastlamamıştım. 

Haftalar süren yolculuktan sonra köyüme varmıştım. Daha doğrusu köyümün olduğunu sandığım yere. Orada artık ne bir insan yaşıyordu ne de bir hayvan. Birileri gelip yakıp yok etmişti sanki köyümü. Tanıdık tek bir kişiyi bile bulamadım. Üzerime garip sıvılar süren büyücüyü bile bulamadım. Çadırının olduğu yerden otlar fışkırmıştı. İşte o zaman anladım. Aradan ne kadar zaman geçmişti bilmiyordum. O insanların hepsinin öldüğünü o zaman anlamıştım. 

Ölüm. Ölmek ilk defa o zaman yüzüme çarpılmıştı. Tanıdığım birilerini bir daha asla göremeyecektim. Zaman ve mekan buna izin vermeyecekti. Bulunduğum yer nedeniyle ölenlerle bir daha konuşamayacaktım. Ölmenin nasıl bir şey olduğunu o zamandan beri anlamaya çalışıyorum ve aradan geçen binlerce yıldan sonra bile hala tek kelime anlayabilmiş değilim. Ölümün lisanı çok basit ve nettir ancak anlattıklarını hiçbir ölümlü anlayamaz. Merakımdan kendimi öldürmeye bile kalktım. Elbette bunu beceremedim. Ne zehirleniyordum ne de bedenim bir zarar görüyordu. En fazla kemiklerim kırılıyordu veya derim kan topluyordu ancak bir kaç dakika içinde neredeyse kopacak kadar kırılmış olan uzuvlarım tekrar eski yerlerine kaynayıveriyorlardı. Yaralarımın beni bir türlü öldürmediğine şahit olanlar da genellikle savaşlardaki hasımlarım oluyorlardı. Şaşkınlıktan kalakaldıkları o anda kafalarını uçuruveriyordum böylece sırrımı kimse bilmiyordu. 

Ölümün nasıl bir şey olduğunu diğerlerinin yaşadıklarından tahmin etmeye kalkabilirdim. Kalbi durmuş ve sonradan geri gelmiş insanlar arayıp buldum. Onlara sordum; ne gördünüz? Hepsi aynı şeyi söylüyordu; parlak bir ışık. Büyük bir mutluluk. Sonsuz bir huzur. Bazıları kabus gibi şeyler gördüklerinden de bahsediyorlardı. Sanki bir rüyadan haberler veriyorlardı. Pekiyi ya kediler öldükleri zaman insanlar gibi parlak bir ışık mı görüyorlardı? Ya köpekler? Ya fareler? Her canlının ölümü kendine mi özgüydü? Kedilerin köpeklerin de bir cenneti var mıydı? 

Soru sordukça daha çok soru sormaya başlıyordum ve böylece asıl sorduğum o ilk sorudan olabildiğince uzaklaşıyordum; Ölüm nedir? Her şey bitmek üzerine tasarlanmışsa, başlangıçların anlamı neydi? Başlayıp bitecekse eğer bir ömür, bittikten sonra o canlının algılarına ne olacaktı? Karanlığa mı gömülecekti herkes? Tüm bu tantananın sonunda gelinecek yer bir hiçlikse eğer, bu kadar tantanının ne anlamı olabilirdi ki? Ölüm nedir sorusu öyle bir sorudur ki bu sorunun cevabıyla evrendeki tüm soruların da yanıtlarını alabilmek mümkündür. O nedenle bu sorunun yanıtı en büyük sırdır. 

Arkadaşlarım, sevgililerim, çocuklarım oldu benim hem de yüzlerce. Hepsiyle mutlu oldum ve üzüldüm. Onlarla bütün oldum ve onlardan koptum. Onlar birer birer gözümün önünde ölmeden önce onları tek tek terk ettim. Başka türlü ölümün yarattığı yıkımdan korunmam mümkün değildi. Sevdiğiniz bir insanın ölümüne şahit olduğunuzda tüm varlığınız yerle bir edilir. Etrafa saçılan parçalarınızı toparlarken kıyıda köşede size ait olan şeyleri mutlaka kaybetmeniz de bundandır. Öyle bir parçalanma yaşanır ki her seferinde kendinizi yeniden inşa etmek zorunda kalırsınız ve bu çok uzun bir zaman alır. Benim gibi defalarca, tekrar tekrar birilerini sevip kaybettiğinizde bir yerden sonra aynı şeylerin yaşandığını görerek kendinizi bundan sıyırmaya çalışırsınız. Birilerini sevmekten vazgeçemezsiniz. Asıl bu sonunuz olur. Birilerini illa ki seversiniz çünkü hissetmeyi terk ettiğiniz zaman ölümden sonra olmasından korktuğunuz o hiçliğin içine düşersiniz üstelik de yaşarken yaparsınız bunu. Sevdiğiniz biri karşınızda çürüyerek yok olup gidiyorsa, toza dönüşüyorsa, onlardan geriye tek bir şey bile kalmıyorsa sizin zihniniz dışındakiler hariç, bu korkunç silinmeye karşı ne yapılabileceğini aramaya başlarsınız o zaman zira ölüm nedir sorusunun asla bir cevabı olmayacağını fark etmiş olursunuz çoktan. 

Şu an 2022 yılındayız ve ben gün batımı seyrediyorum tüm kalbimle. Bu ihtişamı var eden etkenlerin hepsinin açıklamasını biliyorum. Güneş neden kızıla çalıyor, gökyüzü neden yarılmış gibi görünüyor hepsinin cevabını biliyorum. Tüm bunları biliyor oluşum karşımdaki manzaranın büyüleyiciliğine zerre kadar zarar veremiyor. Öyle büyülü bir manzara ki bu, hiçbir güç bunu baştan tekrar edemez. Bunun taklidi yapılamaz. Yapay bir güneş yapmaya kalksa insanlık, böyle bir gökyüzünü nasıl yaratabilir ki? Sonra yeniden aklıma geliyor. Bu güneş, bu ihtişamlı görünen ancak kendisi gibi olanlarla kıyaslandığında son derece sıradan bir yıldız olan bu güneş de bir zaman sonra yok olup gidecek. Ömrünü tamamlayacak. 5 milyar yaşında. Bu süre bir insanın ömrüyle kıyaslanamaz ancak evren için bu süre bile uzun değil. Sonra bir kara deliğe, bir nötron yıldızına dönüşecek. Sonra o dönüşeceği şeylerden başka şeylere evrilecek. Evrendeki tüm yıldızlar bir gün gelecek ve sönecek. Her şey. Tüm enerji yitip gittiğinde, kara delikler tarafından tüm evren emilerek hiçliğe gömülecek. Katrilyonlarca yıl sonra bir evren kalacak mı geriye? Yoksa bir devri daim mi başlatılmış da bizim haberimiz olmadan burada yok olan ve kara deliklerin içinde emilip giden tüm maddeler başka bir yerde başka bir evrende yeniden mi yeşerecek? Ters yüz mü edilecek bir çarşaf gibi gerilmiş duran bu evrenin yüzeyi? 

Tüm yıldızlar bir gün sönecek. Bunu düşündükçe insan hayatının ne anlamı kalıyor ki geriye? Yine de bir anlam olmadan da hiçbir bokun tadının çıkmadığını fark etmeniz uzun sürmez. Tüm yıldızlar sönecekse eğer, bu maddenin bir gün tamamen evrenden arındırılacağı anlamına da geliyor olabilir. Bizler sadece maddeyi algılayabilen aciz yaratıklar olduğumuz için bu belki de bir son olarak gözümüze görünüyordur. Böyle düşünüldüğünde rüyalar da kabuslar da bir anlam bulurlar. Madde dışındaki şeylere bir gün dokunabildiğinizde, sonsuzluk gibi ne olduğu insan zihni için anlaşılamaz olan şeyler de daha anlaşılabilir hale gelebilirler. Şu anda bu yazıyı okurken ne yaptığınızı ele alalım mesela. Bir bardak kahve mi içiyorsunuz? Dışarıdan ensenize hafif bir rüzgar mı vuruyor? Belki de sol eliniz kaşınıyordur? Tüm bunları bedeninizin somutlaştırdığı maddeler aracılığıyla hissediyorsunuz. Madde ortadan kalktığında ne hissedebileceğimizi düşünemiyoruz. Kapısı penceresi olmayan bir odanın içinde yaşayıp gidiyoruz aslında ve belki de ölüm bir kapı olarak bizi oradan kurtarmayı diliyordur. 

Böyle düşünüldüğünde binlerce yıldır yaşayan biri olarak kendimi şanssız görmem mümkün. Yine de hala müzik dinleyebiliyorum, dans edebiliyorum ve aklımın asla ermeyeceğini bildiğim halde bir sürü şeyle ilgili fikir yürütebiliyorum. Eli kolu olmayan birine heykel yaptırmaya kalkmak. İşte yaşamak böyle bir şey bana göre. Kontrol edemeyeceğiniz şeylerle hayatınızı şekillendirmeniz isteniyor sizden ve sonunda da ölüp gidiyorsunuz hiçbir bok anlamadan. Pişmanlıklarınız, günahlarınız, sevdikleriniz, garezleriniz hepsi yok olup gidiyor ölümünüzle birlikte. Barry Lyndon'ın sonunda da söylediği gibi; İşte tüm bu insanlar yaşadılar, hissettiler ve hepsi eşit şimdi. Anımsanabilecek olmanın da bir yanılsama olduğunu tüm yıldızların bir gün söneceğini düşündüğünüzde anlayabilirsiniz. Sizi anımsayabilecek tek bir varlık bile bir gün kalmadığında, anımsanmanın da sonsuza dek sürmeyeceği aşikar. Yine de insan var olmazken bile anımsanarak var olabileceği sanrısına kapılmayı seviyor. Var olmak o kadar tatlı bir şey ki - maddenin sonsuz bir çekiciliği vardır - öldükten sonra bile anımsanarak var olabileceğini zannediyor insan. 

Size bunları anlatırken güneş çoktan yerin altına indi bile. Persephone, kusursuz eşi Hades'in yanağına bir öpücük kondurdu. Ben de yerimden doğruldum ve telefonumu çıkarıp kulaklıklarımı takıyorum şimdi. Bir şarkı dinleyeceğim ve tüm bu anlattıklarımı unutacağım. Hem de her kelimesini. 



4 Nisan 2022 Pazartesi

Bisiklet

 Tam bir haftadır evden çıkmıyorum çünkü evimi terk etmemi gerektirecek hiçbir işim olmuyor. Masamın etrafına yığdığım dosyalarıma gömülüyorum ve kafamı kaldırdığımda akşam olmuş oluyor. Evde benimle yaşayan tek canlı olan kedim Cushy de masamın karşısındaki koltuğa kösülüyor, orada ben çalıştığım süre boyunca ara sıra uyanıp beni seyrederek tüm günü tembellik ederek geçiriyor. Cushy'e özenmiyorum zira O'nun gibi hareket etmeden böyle tembellik etsem kemiklerim bir süre sonra birbirine yapışır diye korkuyorum. Ancak O bir kedi ve ne kadar tembellik ederse etsin kendisine en ufak bir zararı bile dokunmuyor. 

Üç yıl önce evime bir televizyon almıştım. Geniş ekranlı, milyarlarca rengi gösterebilen, son derece dijital ve son derece üstün bir teknolojinin ürünü olan bir televizyon. Salonumun tam ortasındaki duvara monte ettirmiştim televizyonumu ve hayatımda ilk defa bir şeyler seyredebileceğime kendimi inandırmıştım. Televizyonuma elbette tüm lüks paketlerini açtırarak kablo tv de bağlatmıştım. Keyfime diyecek yoktu! Biramı çerezimi alıp televizyon karşısında tembellik edebilecektim. Yemeğimi güzelce yedikten sonra televizyonu açtım. Önce karşıma birbiriyle kavga etmeye çalışan insanların tartışmaları çıktı. Sonra birbiriyle atışıp duran şarkıcıların olduğu bir programa denk geldim. Kendilerini herkese beğendirmek için kavga etmek zorunda olduklarına son derece ikna olmuşlardı ve ellerinden geldiğince kavga etmeye çalışıyorlardı. Hemen başka bir kanala geçtim. Biliyordum ki elimde yüzlerce kanal vardı ve biri olmazsa mutlaka bir başkasını izleyebilirdim. Haberler çıktı karşıma. İstediği hediyeyi almadığı için annesini bıçaklayan 14 yaşındaki bir çocuğun varlığını haberler sayesinde öğrendim. Üstelik kadının bıçaklandığı evin içine kadar girmişler ve yerdeki kan izlerini de marifetmiş gibi gösteriyorlardı haberlerde. Hemen başka bir kanala geçtim. Bu defa da bir savaş filmine denk geldim. Kanal değiştirmekten yorulmuştum ve yarım saat içinde televizyon izlemenin berbat bir fikir olduğuna kesin olarak ikna olmuştum. Televizyonu kapattım ve yatağıma kıvrılıp hayal kurmaya çalıştım. Hayal kurmanın ne kadar zor olduğunu tekrar gördüm ve uyumak için elimden geleni yaparak uykuya daldım. 

Ertesi gün olduğunda kendimi eğlendirebilmek için başka şeyler satın alabileceğime karar verdim. Pes etmemeliydim. İnsan mutlaka kendisini eğlendirebilecek şeyler bulabilirdi. Önce kondisyon bisikleti aldım. İlk gün yarım saat boyunca keyifle bisikletimi çevirdim. İkinci gün de üçüncü gün de sabah uyanır uyanmaz bisikletimin başına geçiyordum ve keyifle çeviriyordum. Pencereyi de açıp odamı havalandırıyordum ki nefes nefese kaldığımda hava alabileyim. Bir hafta sonunda bisikleti çevirmekten öyle bıkmıştım ki yüzünü bile görmek istemiyordum çünkü hiçbir yere gitmeyen bir deney faresi gibi boşu boşuna enerji tüketmekten başka bir işe yaramayan bu cihazın tepesinde hareket ediyormuş gibi yapıp hiçbir yere kıpırdamamış olmak canımı son derece sıkıyordu. 

Ben bir muhasebeciyim. İşim hesap yapmak ve yaptığım hesapları defalarca kontrol etmek. Bazen yaptığım hesapları yanlış yapmam için bana para teklif edenler olsa da bunu pek umursamıyorum. Artık öyle hızlı hesap yapabiliyorum ki yüzlerce iş yerinin hesaplarını kontrol edebiliyorum ve işlerim hiç bitmeyecekmiş gibi görünse de öğlene kadar işlerimin o günlük kısmını bitirmiş oluyorum. Yapacak başka bir işim olmadığı için akşama kadar çalışıyorum. Keşke çalışmasam. Keşke başkalarının işleri için çalışmasam. Keşke kimseye hiçbir faydam olmadan öylece dursam. Bunun için yeni şeyler bulmam gerekecek. 

Ailem başka bir ülkede yaşadığı için benimle sadece görüntülü telefon aracılığıyla görüşebiliyorlar. Annem hastalık hastası biri olduğu için nadiren kendisiyle görüşüyorum çünkü ne zaman konuşsak mutlaka bana bir hastalık buluyor ve lanet gibi o hastalığa yakalanıyorum. Rengin çok solgun görünüyor yoksa şekerin mi var? Kilo almışsın yoksa kolesterolün mü var? Liste uzayıp gidiyor. Hasta olmasam bile kendimi hastaymışım gibi hissetmeme neden oluyor. Babamsa annemin aksine son derece rahat birisi. Çocukken balığa çıkardık beraber ve dönüşte annem beni deli gibi yıkardı. 'Her yerine su sıçramış. O gölün içinde ne kadar mikrop var biliyor musun sen?' diyerek beni yıkardı her seferinde. Bir süre sonra balığa çıkmak istemedim annemin beni yıkama seanslarından kaçmak için. 

Son bir yıldır kimseyle görüşmüyorum. Bir aydır da iş verenlerimle telefonda bile görüşmüyorum. Bana sadece mail atıyorlar. Paramı da bankaya havale ediyorlar. Tek bir allahın kuluyla yüz yüze gelmeden işlerimi yapabilmek büyük bir keyif aslında. Bazen çok temiz kıyafetler giydiğinizde onları kirletmek istersiniz ya, o hisse benzer şekilde insanlarla görüşmek istiyorum. Görüştükten bir saat sonra mideme kramplar giriyor. 'Burada benim ne işim var?' diye kendime sorular sormaktan helak oluyorum. İnsanların yalnız kalmamak için birileriyle görüşmeleri gerektiğini anlayabiliyorum. Yalnızlık çoğu insan için ölüm gibi kaçılması gereken bir uçurum sanki. İçine bir kere düşerlerse tüm hayatları mahfolacakmış gibi hissediyorlar. Oysa ki yalnızlığın verdiği huzurdan hiç birisinin haberi yok. Başlarına açılan tüm dertler etraflarındaki insanlardan kaynaklanıyor bunun da farkında olmalarına rağmen birileriyle iletişim kurmaktan vazgeçemiyorlar. İnsanlardan kaçıyor da değilim. Zaten birileriyle görüştüğünde eğer o kişilere karşı ilgili davranmazsanız sizden uzak duruyorlar. Hatta bazıları size bir ucubeymişsin gibi bile davranabiliyorlar. İlgi göstermediğiniz sürece sizi çekici bulmaları son derece güç oluyor neyse ki. İlgi göstermeyerek insanlardan kurtulabilmek mümkün olmasaydı ne yapardım bilemiyorum. 

Hayatım aşağı yukarı büyük bir düzen içinde ilerliyorken bazı şeylerin değiştiğini fark etmeye başladım. Örneğin üst katımdaki çocuklu çiftin her gün ağlayan bebekleri on gündür tek bir ses bile çıkarmıyordu. Neden sessiz olduğunu merak etmemiştim hatta bebeğin sessizleşmesi işime bile gelmişti. Ancak hayatımın olağan ritmini değiştirmesi hoşuma gitmemişti. Her sabah o bebeğin bağırışlarıyla uyanmaya alışmıştım. Arada sırada penceremden dışarı bakıyordum ve sokağın başındaki çöplüğe dadanan köpek sürüsünün çöpü karıştırmasını keyifle izliyordum. Bir haftadır köpekler de çöpün yanına uğramıyorlardı. Neredeyse dışarı çıkıp çöpçülere durumu soracak oldum ancak böyle pis bir işi yapanlardan mikrop kapabileceğim aklıma gelince kendimi durdurdum. 

Garipliklerin ardı arkası kesilmedi. Üç gün önce televizyonu açmak aklıma geldi. Tekrar televizyon izlemeye karar verecek kadar yapacak bir işim yoktu. Açınca hiçbir kanalın yayın yapmadığını gördüm. Her kanalda ' Yayınımıza teknik bir aksaklık nedeniyle ara veriyoruz.' yazıyordu. Kablo televizyondan kaynaklanabileceğini düşünüp onları aradığımda da kimse telefonlara yanıt vermemişti. Televizyonu boşu boşuna almıştım. İade edebilmek mümkün olabilir miydi? Açıp garanti belgesini okuduğumda bir ay içinde iade yapabileceğim yazıyordu. Hemen iade işlemlerini başlatmak istedim ancak 3 sene once televizyonu aldigimi faturaya bakinca anlayabildim. Yine de sansimi denemek istedim ve gelip almaları için kargo firmasını aradım. Ancak kargo da cevap vermiyordu. Herkes tatile çıkmış gibiydi. 

Sonunda olup biteni birilerine sormam gerektiğini düşündüm ve elbette annemi aradım. 23 yıldır belki de ilk kez olmayan bir şey oldu ve annem O'nu aramama rağmen telefonunu açmadı. İşte o anda içimde bir ürperti belirdi. Annemin başına bir iş mi gelmişti yoksa? İş yerimdekilerle görüşebilirdim onlar yakinimdaydi. Hemen iş yerimi aradım. Bu defa aradığım hiçbir iş yeri numarasına ulaşılamıyordu. O anda karar verdim ve giyinip dışarı çıkmam gerektiğini düşündüm. Madem iş yeri telefonlarıma cevap vermiyordu belki de beni kovmuşlardı diye içimden geçirdim. 

Dışarı çıktığımda sokaklarda tek bir insanla bile karşılaşmadım. Şehrin uzak mahallelerinin üzerini kaplayan bir duman vardı. Oturduğum evin bulunduğu mahalle şehrin yüksek bir yerinde yer aldığından şehri aşağıdan görebiliyordum. Arabam olmadığı için şehre kadar yürümek zorundaydım. Otobüsler nasıl kullanılır, metro nerdedir bilmiyordum bile zira yıllar sonra belki de ilk defa dışarı çıkıyordum. Öyle şeylere hiç ihtiyacım olmamıştı. Sokaklarda yürüdükçe bazı gariplikler fark etmeye başladım. Kaldırımlarda yatan insanlar vardı. Bir kaç tanesini yattıkları yerden kaldırmaya çalıştım ancak uykulaır o kadar derindi ki onları bir türlü uyandıramadım. Yerlerde yatanların sayısı şehre doğru ilerledikçe daha da artıyordu. Tam bir saat boyunca yürüdüm ve sonunda iş yerine ulaşabildim. Kapıda bulunan güvenlik ortalıkta yoktu ve rahatça üst kata çıkabildim. Ofise girdiğimde tüm dolapların devrildiğini, masaların delik deşik olduğunu pencerelerin kırıldığını gördüm. Sanki içerde savaş çıkmış gibiydi. Bilgisayarlar kapatılmamıştı bile ve bazı ekranlarda açık duran haberler gözüme çarptı. Tam on gün öncenin tarihine ait bir haberde şöyle yazıyordu; 'Korkunç yaratıkları tüm şehir merkezlerinde görüldü. Sokağa çıkma yasağı tüm dünyada ilan edildi.' 

Bunu okuduğum anda alnımdan terler akmaya başladı. Tüm bu insanlar ölmüş müydü yoksa? Neler olduğunu kestiremiyordum bir türlü. Evime hemen geri dönmeliydim. Ayaklarım tutulmuş gibiydi ve ne yapacağımı bilmez halde koşmaya başladım. Keşke hiçbir şeyi merak etmeseydim ve buraya kadar gelmeseydim diye düşünebiliyordum sadece. Keşke bu kadar meraklı olmasaydım. 

Ofisten çıktım ve kaybolmuş olan iş arkadaşlarımın kapının önünde bıraktıkları ve kilitlerini açmalarına rağmen binmedikleri bisikletlerden birisine bindim. Pedalları çevirmeye başladığım anda içimi bir mutluluk kaplamıştı. Sokaklarda bisiklete biniyordum ve tek bir insana bile rastlamıyordum. Bundan daha güzel bir şey olamazdı. 

30 Kasım 2021 Salı

Mür

 Babam ölüyor. Akciğer kanseri. Kaçınılmaz olanı çoktan kabullendik ve babamın son günlerini en güzel şekilde geçirebilmesi için elimizdeki tüm imkanları kullanıyoruz. 37 sene boyunca kimya mühendisliği yaptığı için gecesi gündüzü laboratuvarlarda geçti ve mesleğini büyük bir şevkle yaptığından belki de sonu da işinden dolayı olacak. Ciğerlerine yıllar boyunca çektiği akrilik kokusuna bağımlı olduğunu O itiraf etmese de ben biliyordum. Tek bir gün bile işe gitmediği olmamıştı 37 sene boyunca o güne dek. İş yerinde fenalaştığını yanında çalışanların bana haber vermesini engellemiş ve tek başına hastaneye gitmek zorunda kalmış bir adam benim babam. Beni üzmektense yalnız başına acı çekmeyi tercih etmesini hala affedebilmiş değilim. 

2 ay boyunca hastanede kaldı. Bana başta uydurduğu iş gezisi yalanı çabuk ortaya çıkınca ben de O'nla  hastanede yaşamaya başladım. Doktorlar ciğerlerini temizlemek için geliştirtilmiş tüm teknolojik cihazları, en son tedavileri uyguladıktan sonra beni yanlarına çağırıp konuştular; Babanızın iki haftalık ömrü kaldı. Şu andan sonra yapılabilecek tüm tedaviler kendisine sadece acı çektirmekten başka bir işe yaramayacak. 

Ben bu konuşmanın içeriğini babama söylemedim elbette. Akıllı bir adam olduğu için doktorların neler söylediğini tahmin etmesine rağmen O da bu konuyu hiç açmadı. Durumun farkındaydı ve ne kadar zamanı kaldığını bilmemeyi tercih ediyordu. O'na sadece 'Buralardan gidelim bir süreliğine. Temiz hava, bol güneş, belki biraz orman kokusu. Sana da bana da iyi gelecektir, ne dersin?' dedim. Teklifimi hiçbir şey demeden başını sallayarak ve bir yandan da gülümseyerek kabul etti. O, en ciddi şeylerle dalga geçen bir adamdır sonuçta. Karşısına en korkunç canavarlar çıksa, kendisini güldürecek bir şeyler yapmayı başarabilirdi. Bana dedi ki; 'Morrigan, seni meşgul etmeyecekse benimle gelmeni kabul edebilirim. Annene ve kardeşlerime haber vermeni istemiyorum ama. Neler olup bittiğini onlar öğrenmemeli. Sadece sen benimle olmalısın.'

Annemle on yıl önce sarmaş dolaş bir şekilde boşandıktan sonra paskalyalarda biraraya geliyorlardı. Neden boşandıkları konusunda en ufak bir fikrim bile yok hala. İkisi de biraraya geldiğinde dünyanın en sevimli çifti oluyorlardı. Dans edip eğleniyorlar, gezip tozuyolar, plak koleksiyonlarına Ella Fitzgerald'ın en nadide eserlerinden satın almaya bayılıyorlardı. Görünürde hiçbir sorun yoktu ve birdenbire annem evi terk etti. Ben 23 yaşındaydım o zamanlar ve üniversiteyi yeni bitirmiştim. Aralarında neler geçtiğine dair en küçük bir fikrim bile yoktu. Babam böyle olmasını istemişti muhtemelen. 'Öz çocuğumuz bile olsa kendisini ilgilendirmeyen konularda fikir sahibi olması çok saçma' dediğine eminim. Babamın ketumluğu böyle durumlarda ortaya çıkıyordu ve şimdi de boşanırken benim için yaptığını, ölürken annem için yapıyordu. 

Doktorlarla konuştuktan sonra doyasıya ağlayamadım çünkü babam her zaman yanımdaydı. Duşa girdiğimde de ağlamak istemedim çünkü gizli saklı ağlamak, sesimi kısmak istemiyordum. Avazım çıktığı kadar bağırarak ağlamak istiyordum ve bunu yapabilmek için ne doğru bir zamandı ne de içimdekileri tutmak istiyordum. Ertesi gün babamla birlikte dağların arasında ormanın ortasında satın aldığımız kışlık eve doğru yola çıktık. Kış gelmek üzereydi ve şimdiden ortalık karla kaplanmıştı bile. Finnegan ormanları deniyordu oraya ve evimize en yakın kasabanın adı Mortlake'ti. Tam 12 kilometre uzaklıktaydık medeniyete. 

Babam kar kış çok severdi bunu bildiğim için O'nu en iyi hissettirecek yerin Finnegan ormanları olduğuna emindim. İş yerindekilere de durumu bildirmedi ve uzun süreli bir izin aldı. - Birikmiş izinlerinin süresi ayları bulduğundan bir sorun çıkamazdı - Arabayı benim kullanmama izin verdi ve beraber yaptığımız yolculuk boyunca Nat King Cole dinleyerek tek kelime etmedi. Derin düşüncelere daldığında mutlaka bir şeyler planlardı ve bunu çok nadiren yapardı. Yolculuğun sonlarında doğru neşesi yerine gelmiş gibiydi çünkü kendi kendine gülümsüyordu. 

Kalın kar botlarını eve varır varmaz giydi, kapüşonlu paltosunu üzerine geçirdi ve ormanda yürüyüşe çıkacağını söyledi. Yorgunluktan halimin kalmadığını bilerek tek başına daldı ormana. Akşam geç saatlere kadar ormanda kalma lütfen diye söylenecek oldum ancak kendimi durdurdum. O'na küçük bir çocukmuş gibi davranırsam buna çok bozulabilirdi. Giderken yüzünde yarım yamalak bir gülümseme vardı. Güzel kafasının içinden neler geçiyordu anlayabilmek çok zordu. O ortalıkta yokken ben de evi ısıtmaya çabaladım. Odunları dışarıda bıraktıkları için ıslanmışlardı o nedenle kömür deposuna inip orada kömür kalmış olmasına dua ettim. Neysi ki dualarım kabul edilmişti. Şömineyi bir saat kadar uğraştıktan sonra yakabilmiştim. Isınmaya başlamıştım ki babam çıkageldi. Elinde üzerine reçinelerin yapıştığı ağaç dalları vardı. 'Bunları bulabilmek hiç de zor değilmiş. Aslında çok sıcak yerlerde yetişir bu ağacın dalları ama bizim ormanımızda ne arasak bulabiliyoruz.' 

Kendi kendine söylenirken üzerine dikkatle titrediği bu ağacın dallarının ne olduğunu sorduğumda garip bir ses çıkardı; 'Mür' dedi sadece. Yüzümdeki garip ifadeyi görünce açıklama gereği duydu; 'Mür reçinesi bunlar. Arabistan'dan getirdiğim fideleri kimbilir ne zaman önce dikmiştim bu ormanın bir yerlerine ve büyümüşler. O kadar çok büyümüşler ki ormanın her yerinden mür dalları toplamam çok zaman almadı.' Birdenbire büyük bir ilgi gösterdiği bu ağaç dallarına karşı ne tepki vereceğimi bilemedim. Altı üstü odundu bunlar da işte. Babam çocuklaşmıştı ve çekmecelerde arayıp durduğu kalın bir bıçağı bulduğu anda getirdiği dalların üzerindeki reçineleri kazımaya başladı. Elde ettiği reçineleri henüz yeni harlanmış olan şömine ateşine attı. Reçineler yandıkça öyle güzel bir koku fışkırmıştı ki kendimden geçmiştim. 'Güzel tütsü olur bundan.' diye söylensem de babam beni duymadı. 'Kurt gibi acıktım. Tavşan avlayacağım. Etini haşlar yeriz şahane olur.' Arabadan havalı tüfeğini çıkardı ve ok gibi fırladı ormanın içine yeniden. Yarım saat sonra iki tavşanı kulaklarından tutmuş getiriyordu. 

Şöminede yaktığı reçinelerin kokusu bacadan evin dışına taşmıştı. Ormanın eve yakın kısmı mür reçinesi kokuyordu şimdi ve kokuyu derin derin içine çekti babam. Öyle mutlu görünüyordu ki en son O'nu bu kadar mutlu gördüğümde ergenliğe yeni adım atmıştım. 

Afiyetle yemeğimizi yedikten sonra gaz lambasının altında iskambil kağıdı oynadık saatlerce. Bir yandan sohbet ettik bir yandan da kendini oynadığı her oyunda yenilmez gören babamı yenmemim keyfini çıkardım. Yanımızda getirdiğimiz 5 şişe şaraptan birini bitirmiştik bile. Mekanlar insana her şeyi unutturabilme gücüne sahiptirler eğer o mekan sizi evinizdeymiş gibi hissettirebilirse. Babam bir işte çalışmasa bu evde, ormanın ortasında yaşardı. Öyle huzurlu görünüyordu ki buraya neden geldiğimizi unutmuş gibiydim. 

Sabah erkenden uyandığımda başucumda bir not buldum; 'Quake mağaralarına doğru yürüyüşe çıktım. Uyanınca sen de gel.'Sabahın ilk ışıklarında yağan kar etrafı sessizleştirirken rüzgarı da susturmuştu. Babamın bahsettiği mağara çok uzakta değildi ve ben küçükken içindeki yarasaları ve kuşları göstermek için beni oraya götürürdü. Bir şeyler arıyor gibi hep o mağaraya gider, içini karış karış gezer dururdu babam. Oraya mutlaka gideceğine emindim ancak geldiğimiz günün hemen ertesi günü bunu yapmasını beklemiyordum. 

Vardığımda mağaranın ağzında beni bekliyordu. Oturmuş bir de ateş yakmıştı hava çok soğuk olmamasına rağmen. 'İçeride sana göstermek istediğim bir şey var' dedi fısıldayarak. Eliyle sus işareti yapıyordu bir yandan ve ağır adımlarla beni mağaranın içine doğru götürdü. Karanlığı hazırladığı küçük bir meşaleyle dağıtıyordu ve mağara uzun bir koridorla aşağıya doğru iniyordu. 'Sen küçükken, bu mağaranın derinlerine inemezdim seni yalnız bırakırım diye. Bu sabah ilk defa en derinlerine dek mağarayı gezdim ve beni neden buraya getirmek istediğini de anladım. Sana anlattığım hikayeleri unutmamışsın Morrigan.' Buraya gelme fikri nerden aklıma gelmişti ben bile bilmiyordum. Babamın söylediklerinden sonra meraklanmıştım iyice. Ormanın karanlığından yüzündeki ifadeyi göremiyordum, sadece tok sesinin fısıltısını duyabiliyordum. 

On dakika kadar kayalıklardan kayarak indikten sonra büyük bir salona gelmiştik. Mağaranın tavanı delinmiş içeriye güneş ışığı sızdığından meşaleyi kullanmamıza gerek kalmamıştı, ortalık aydınlık sayılırdı. Salonun kuzeyine doğru bir koridor belli belirsiz görünüyordu, elli metre kadar ötemizdeydi. Yavaş adımlarla koridorun ağzına doğru ilerlerken babam adımlarını daha da yavaşlatmıştı. Koridorun sonundan bir ışık kaynağı görülebiliyordu artık. Mağaranın içinde sadece böceklerin ve uyuyan yarasaların sesleri duyulurken birdenbire ince sesli bir kuş sesi duyuldu. Babam o anda elimi tuttu ve diğer eliyle işaret etti. Gösterdiği yerde kartal büyüklüğünde rengarenk bir kuş oturuyordu. Gövdesi altın sarısı, kanatlarının üzeri kırmızı, altı mora çalan bir renkteydi. boynunda da sarı bir halka vardı. Görünüşü bir kartalı andırıyordu ancak bu kesinlikle bir kartal değildi. 

'Ne bu?' der gibi babamın yüzüne baktığımda sessiz olmamı işaret etti. Kuş can çekişiyordu, dikkatlice bakınca ben de farkına varmıştım. 'Bu muhteşem canlıyı ömrüm boyunca arayıp durdum ve O'nu bulmak isteyenler için tek bir ipucu verilmişti; Mür ağacının dallarını takip ederseniz O'nu bulursunuz.' Kuş öyle güzel ışıldıyordu ki mağaranın içi tamamen aydınlanmıştı. Koridorun sonuna yaptığı yuvanın yapıldığı dallar da Mür dallarıydılar. O anda anlamıştım bu kuşun ne olduğunu. Babamın küçükken bana anlattığı masallarda bahsedip durduğu kuştu bu. Zümrüdüanka deniyordu O'na. Yaydığı ışık adını da haykırıyordu. 'Hesiod ve John Melville kuşu çıplak gözlerle görmüşcesine anlatmışlardır. Onlara göre bu kuş öleceği zaman bulunamayacağı bir yere yuva yapar ve ölümünü beklermiş. Öldüğünde yavrusu yuvasına gelir, kuşun kemiklerini mür ağacına sarıp saklarmış ve babasından arta kalanları nerede olursa olsun Mısır'a, Heliopolis şehrine kadar taşırmış. 500 sene boyunca yaşadıktan sonra Heliopolis şehrindeki yuvalarına bırakılan kemikleri, mür reçinesi içinde yeniden canlanırmış.'

Babamın bana anlattığı böyleydi ve şimdi masalla gerçek içiçe geçmişti. Kuşun ölümünü mü bekleyecektik? Bizim orada olduğumuzu fark ederse kaçıp gidecek miydi? Belki de orada olduğumuzu biliyordu. Huzurlu bir şekilde uyuyordu ancak bir yandan da hırıldıyordu. Mağaranın ışık sızan duvarından içeriye büyük bir hızla bir şey girdi birden. İkisi de gürültüyü duyunca saklanmaya çalışmışlardı ancak kaçabilecekleri bir yer yoktu. Gelen ölmekte olan kuşun oğluydu ve tam önlerine doğru uçarak inip bağırmaya başlamıştı. Belli ki babasını korumaya çalışıyordu. O anda babam tüm sakinliğiyle öne çıktı. Gövdesini tutuyordu. Üzerindeki kıyafetleri çıkardı mağaranın buz gibi havasına rağmen. Kuş bir insan boyundaydı ve gagası öyle sivriydi ki tek bir hareketiyle bile babamı öldürebilirdi. Bağırıp çağırıyordu ancak babamın gövdesi tamamen çıplak kalınca kuş duraksadı. Eğilip babamın gövdesini koklamaya başladı. O anda bağırmayı bıraktı ve ölmekte olan babasının olduğu yuvaya indi. Babası kısa bir süre sonra son nefesini verdiğinde oğlu tüm mağarayı titretecek bir çığlık attı. Öyle bir çığlıktı ki bu kulaklarımızın çınlaması günlerce sürdü. Babasının bedeni yavaş yavaş eriyordu ve geriye bir kaç kemiği kalmıştı. 

Babam izin ister gibi ölen kuşun oğlunun yüzüne bakarak yuvaya doğru ilerledi. Kuşun erimiş bedeninden küçük bir parçayı aldı ve küllerini burnundan içeriye çekti. Kuş, altı mor üzeri kırmızı kanatlarını açarak bağırmaya başladı o anda ve babasının kemiklerini sardığı mür ağacı dallarını alarak uçup gitti. Babam olduğu yere yığılmıştı. Gözleri başka parlıyordu yerde bitkin halde uzansa da. Bir an için orada öleceğini düşünmüştüm ancak sandığımın tersi gerçekleşmişti. 

O mağaraya bir daha hiç gitmedik, ne babam ne de ben. Şimdi Sardinya adasında bir evde bahçesinde şifalı bitkiler yetiştiriyor babam. On üç sene boyunca bu olayın olduğu günün yıl dönümünde evinde mür ağacından bir tütsü yaktığını söyledi bana. O'nu ziyarete gitmek istiyorum bu sene. Eğer mevsimler bana izin verirse de gideceğim. Bir daha yaptığı işe de geri dönmedi. Tekrar hastalanmayı göze alamazdı zira bir Zümrüdüanka daha bulabilmeyi gözüne kestiremiyordu. 

7 Kasım 2021 Pazar

Yelena ve yedi hizmetkarı

 Her sabah tam saat sekizde uyanıyordu ve yarım saat boyunca avokado yapraklarıyla fil sütünden yapılmış yüz kremini yüzüne sürüp Kremlin manzaralı lüks apartman dairesinin balkonunda güneş banyosu yapıyordu. Güneş çıkmasa bile balkonunun kenarlarına kurdurduğu özel bir ışık sistemi aracılığıyla yüzüne sürdüğü kremi kurutabiliyordu. Daha sonra Endonezya'dan getirttiği Durian meyvesinden iki dilim yedi. Meyvenin tadı rezaletti ancak bunu cildinin güzelliği korumak için yemek zorundaydı. Bir saat yoga ve bir saat meditasyonun ardından güne hazır sayılırdı. Hemen instagram sayfasını açtı. Yedi milyon küsür takipçisine bol ünlemli bir günaydın mesajı yazdı ve dişlerinin tüm beyazlığını gösteren bir fotoğraf attı. Fotoğrafı atar atmaz binlerce mesaj yağmaya başladı. 

'Çok güzelsin' 'Yaşayan en güzel kadın sensin' ' senden daha yüce bir kadın daha yok' 

Bunları okudukça keyifleniyordu ve işte tam o anda O'nun için gün başlamış oluyordu. Yine küçük bir şirketi satın alarak batırma peşinde olan kocası Yevgeni Yesimoviç için de gün çoktan başlamıştı ve İnstagram hesabına fotoğrafı attığı anda kocası mutlaka O'nu arardı. 'Hayatım! benim için her şey sensin!' iki dakikayı aşmayan telefon konuşmaları sırasında öpücükler havada uçuşurdu ve deli dolu aşk sözleri yeterince sarf edildikten sonra telefon ekranları öpülerek kapatılırdı. 

Yevgeni'nin bu dördüncü evliliğiydi. Daha önceki evliliklerinden iki kız üç erkek çocuğu vardı ve yeni karısı Karmena'yla bir tekne gezintisi sırasında tanışmışlardı. Kel ve göbekli erkeklerden hiç hoşlanmazdı Karmena ancak Yevgeni'nin serveti bütün hoş olmayan özelliklerini silecek büyüklükteydi. Tam bir trilyon dolar. Parasının çoğu kendi üzerinde görünmüyordu çünkü dünya üzerindeki 'en zengin insan' etiketini taşıyarak dikkat çekmek istemiyordu. Dünyaca ünlü bir eski mankenle ve sosyal medya fenomeniyle evlenmişti gerçi ancak yine de bu hiç olmamış gibi geri planda kendini tutmaya çalışıyordu. Yoğun şirket batırma işleri nedeniyle çocuklarıyla senede belki bir kez belki de iki kez görüşebiliyordu Yelena hariç. Yevgeni için ilk karısından doğmuş olan ilk çocuğu Yelena hayatta en sevdiği canlı olabilirdi. On sekizinci yaşına basalı bir kaç gün olmuştu ve doğum gününde babası Yelena'ya kar beyazı bir ev satın almıştı. Buraya bir ev demek oldukça zordu çünkü 72 odası 15 salonu spor merkezi dört jakuzisi iki saunası bir sineması helikopter pisti dört havuzu olan bir yerdi burası ve kızı tek başına burada yaşarken canı sıkılmasın diye yanına yedi adet hizmetçi görevlendirmişti. 

13 milyar nüfusa ulaşmış olan insanlık içinde bazı ayrılmalar yaşanmıştı. Ülkelerinde yaşayan üst sınıf kişiler çok daha iyi beslendiğinden ve dünyanın kirlenmiş olan ortamından kendini koruyabildiğinden bu insanların yaşam süreleri uzamıştı ve boyları da artmıştı. Artık sıradan bir üst sınıf insanın boyu üç metreye yaklaşabilmekteydi ve yaklaşık 300 yıl yaşayabiliyorlardı. Yevgeni biricik kızı Yelena'ya on binlerce kişi arasından görevlendirdiği yedi kişiyi en zorlu sınavlardan geçirerek seçmişti ve bu yedi kişi eski dünyanın insanları arasından seçilmişlerdi. Yelena hizmetçileriyle tanışırken eğilmek zorunda kalıyordu çünkü bu çelimsiz insancıklar yeni efendileri karşısında birer oyuncakmış gibi görünüyorlardı. Onlara kendince isimler de vermişti. Sürekli sırıtıp duran bir tanesine neşeli diyordu. Aralarında kaslı olan bir tanesine herkül adını taktı. Her biri için bir isim aramıyordu o anda canı ne isterse onlara öyle sesleniyordu. 

Yelena yeni evine yerleşince pek mutlu olmamıştı ancak hizmetkarlarının varlığı O'nu eğlendiriyordu. Hizmetkarları da O'nu yeterince eğlendirmeyince kendine bir instagram hesabı açmaya karar verdi. Hemen evinin çeşitli köşelerinde türlü pozlar vererek fotoğraflar çektirdi. Hizmetkarlarının her birinin elinde birer fotoğraf makinesi saatler boyunca Yelena'nın peşinde koşturup durmuşlardı. Banyoda, havuzda, onlarca lüks arabanın durduğu garajında hatta helikopter pistinde bile fotoğraf çektirmişti ve bunları hemen hesabına yüklemişti. Yirmi dakika içinde bir milyon takipçiye ulaştığında elinde martinisini yudumluyordu ve bu olay Yelena'yı ömrü boyunca unutamayacağı bir olaya sürükleyecekti. 

Ertesi sabah Yelena'nın üvey annesi Carmena yine rutin güzellik maskesini yüzüne yapıştırmış, yogasını yapmış, keyif içinde instagram hesabını açmıştı ki ne görsün! takipçilerinin yarısı ortadan kaybolmuştu. Hemen dekolteli bir fotoğraf çekip hesabına yüklese de nafile! on dakika içinde binlerce like alırken bu defa attığı -üstelik oldukça dekolteli- fotoğrafına bir saatte ancak 3000 like gelmişti. Bunu gördüğünde deliye döndü elbette. Gelen yorumlardan birisinde şöyle diyordu gloriouswoman32 adlı kullanıcı; 'Carmena artık yaşlandın ve üvey kızın senden çok daha güzel.'

Derken o büyülü an geldi çattı; Yelena'nın instagram hesabını açtığını fark ettiği o an, zihninin içinde volkanlar patlıyordu. Elleri titreyerek telefonundan hesabı incelemeye başladı. İnanılmaz fotoğraflar koymuştu Yelena ve tam on milyon takipçisi vardı, üstelik bir günde bu takipçi sayısına ulaşmıştı. Telefonunu duvara fırlatıp paramparça etti. Yelena ya o hesabı kapatacaktı ya da ölecekti. Giden takipçilerini geri istiyordu hem de hemen. Ayrıca Yelena kesinlikle O'ndan daha güzel ve alımlıydı. Bunu geri kazanmalıydı. Kızın ölmesi yeterli olmayabilirdi, Yelena'nın kalbini eğer yerse kızın güzelliği kendisine geçebilirdi. Çok eski çağlarda insanların güçlü savaşçıların hatta tanrıların güçlerini kazanabilmek için onların organlarını yediklerini okumuştu bir yerlerde ve aniden bu aklına gelivermişti. Evet o hesabı kapatması yeterli değildi, Yelena mutlaka ölmeliydi. Bunu yapabilecek kişileri aklından geçirirken çok eskiden tanıştığı Yakuzalardan birine bunu yaptırabileceği aklına geldi. Hemen kırdığı telefonundan kartını çıkarıp yeni bir telefona takıp numaraları tuşladı. Sanada Kenshiro. Adamın adı buydu. Telefonu kalın sesli birisi açtı ve karşısında Rusça konuşan bir kadın olduğunu duyunca kendini toparladı. 'Hemen görüşmeliyiz.' deyip Sanada'ya bir adres verdi. 'Üç saat sonra orada ol. Özel uçağım seni bulunduğun yerde alacak.' 

Sanada Kenshiro sıradan bir 'pis işleri yapan ve sorgulamayan' kiralık katil değildi. Kendince kuralları vardı. Mesela 6 yaşından küçük çocukları öldürmüyordu. Toplu katliamlara katılmıyordu, her zaman yalnız çalışıyordu. Eğer bir evi içindekilerle birlikte yakacaksa, yakacağı kişileri önceden bayıltıyordu. Neticede bir sadist değildi, bir katildi. İşini en iyi şekilde yapmaya çalışıyordu ve yakuza patronları ne zaman ulaşamayacakları bir hedefleri olsa Sanada'yı çağırıyorlardı. O da emredileni harfiyen yerine getiriyordu. Carmena görüştüklerinde kesin bir dille isteklerini şöyle sıraladı; 'O'nun yerde yatan cansız bedeninin fotoğraflarını görmek istiyorum ve kalbini çıkarıp bana getirmeni. Kalbini dondurulmuş bir kutunun içine koyup bana getir ki içinden akan kanlar bozulmasın.'

Bu tür garip istekleri duymaya alışkındı Sanada. Bir keresinde bir müşterisi kendisine kurbanın ayak parmaklarını kesip getirmesini istemişti. On azmettiriciden en az dördü mutlaka kurbanlardan birer parça getirmesini istiyorlardı. Sanada hemen yola çıktı. Öncesinde Yelena hakkında biraz araştırma yaptı. Kızın fotoğraflarını görünce hayranlıktan donakaldı. Böyle bir güzelliği yok etmek için cesaret toplaması gerekiyordu. Bir gazeteci kılığına girdi ve görüşmek için bir randevu ayarladı. Ünlü kadın dergisi Formopolitan'dan sizi arıyorum sizinle bir moda çekimi yapmamız gerekiyor dediği anda Yelena'nın hizmetkarlarından birisi O'na randevu vermişti. Eve vardığında etraftaki güvenlik kameralarını tek tek bozmayı ihmal etmedi ve görüntüsünün çekilmediğine emin oldu. Kapıyı Yelena'nın taktığı isimle 'sulugöz' açmıştı. Gözlerindeki alerji nedeniyle devamlı gözleri sulandığı için bu ismi almıştı. Sanada hemen içeriye buyur edildi ve üzeri aranmamıştı bile. Dev bir havuzlu salonun içine girdiğinde evin görkeminden şaşkına dönmüştü. Salonun ortasında bir havuz bulunuyordu ve Yelena havuzun içindeydi. 

-Hoşgeldiniz. Sizi daha rahat bir yerde ağırlamak isterdim ancak günlük programıma göre şu anda süt banyomu yapmam gerekiyor. Size nasıl yardımcı olabilirim?

Sanada kızı karşısında görünce neden orada bulunduğunu unutacak kadar şaşkına dönmüştü. Bu kızı öldüremeyeceğine orada karar verdi. Kız, camdan bir şehir kadar güzeldi. Tek bir fiskeyle tüm şehir yerle bir olacakmış gibi de narindi. Dizlerinin üzerine çöktü ve ağlamaya başladı. Binlerce kişiyi öldürmüş ve bunu neden yaptığını bir kez bile sorgulamamış olan bu adam hüngür hüngür ağlıyordu. 

-Yapamayacağım. Bunu yapamayacağım. O havuzdan hemen çıkın lütfen. Size anlatmam gereken çok önemli bir şey var. 

Sanada, Yelena'ya tüm olanları anlattı. Üvey annesinin planını, kendisinden istediklerini. Bunları duyunca Yelena çok mutlu olmuştu. 'O hain kendini beğenmiş cadı sonunda acı çekiyor.' diyerek içinden geçirmişti. Sanada'nın Yelena'nın kanlar içinde fotoğraflarını çekmesi gerekiyordu ve bunun için ikisi düzmece bir plan yaptılar. Yelena hizmetkarlarına bol miktarda domates suyu, parça dana eti ve salça getirmelerini emretti. Yere boylu boyunca uzandı ve etleri belinin kenarına yapıştırıp salçaya buladı. Yere uzandı. Gerçekten de bedeni delik deşik edilmiş gibi görünüyordu. 'kalbi ne yapacağız?' diye sordu sanada. Evin bahçesinde gezinen ceylanlardan birisini hizmetkarlarından birine öldürtüp kalbini çıkarttı. 'Al bunu ve o cadıya götür.' Ben bir kaç gün ortadan kaybolacağım. Benden bir haber bekle.'

Bu cümleleri ağzından çıkardıktan sonra Sanada'nın yanağına belli belirsiz bir öpücük kondurmayı da ihmal etmemişti. Sanada böyle bir hareketi hiç beklemiyordu. Sanki yaptıkları için Yelena O'nu ödüllendirmişti ve bu ödül, bugüne kadar aldığı en büyük ödüldü. Neşe içinde bir kutunun içine koyduğu ceylan kalbi ve çektiği düzmece fotoğraflarla birlikte Carmena'nın yanına gitti. Carmena fotoğrafları görünce üvey kızının öldüğüne hemen inandı ve kalbi Sanada'dan alıp ücretini ödedi. İki milyon dolar. 'Cenaze için hazırlanmam gerekiyor. Babası beni kısa süre sonra arayacaktır. O'nu da teselli etmem gerek.' diyerek vedalaştı yakuzayla. Sanada, zalim kadının yanından ayrılır ayrılmaz telefonu kırıp çöpe attı ve ortalıktan tamamen kaybolmaya karar verdi. Telefonu kırdıktan sonra içine bir kurt düşmüştü ama; Ya Yelena beni ararsa?

Aradan bir hafta geçti ve Carmena kocasından gelecek acı haberi bir türlü alamamıştı. Bu bir hafta boyunca keyfine diyecek yoktu ve Yevgeni'nin kızından bahsetmemesine aldırmamıştı bile. Derken bir sabah instagram hesabını açtığında Yelena'nın yeni fotoğraflar koyduğunu gördü. Sinirden kendini duvarlara fırlatmak istiyordu. Hemen Sanada'yı aradı ancak ulaşamadı. Yakuza'nın önemli liderlerinden birisine olanları anlattığında onlar da Sanada'dan bir haftadır haber alamadıklarını ve durumu şimdi anladıklarını dile getirdiler. İş başa düşmüştü. Üvey kızını bizzat ziyaret edecekti. 

Hiç beklemediği anda üvey annesini karşısında görünce Yelena istemsizce sırıtmaya başladı. İkisi de neler olduğunun farkındaydılar ancak ikisi de son derece güler yüzlü ve sevecen davranıyorlardı birbirilerine. Derken Carmena hiç beklenmedik bir şey yaptı. Yevgeni'nin düğün gecesi kendisine hediye ettiği dev yeşil taş, lapis exilis'i kutusundan çıkarıp Yelena'ya uzattı;

-Biliyorum sana büyük haksızlık ettim. Seni kıskandım ve sana karşı affedilemeyecek bir günah işledim. Bunun için beni bağışla lütfen sevgili kızım. Beni bağışlaman için sana sahip olduğum en değerli mücevheri sunuyorum. Artık canımdan çok sevdiğim lapis exilis senindir. 

Yelena taşı önünde görünce gözleri kamaştı ve Carmena'nın kendisi için kurduğu korkunç planları bir anda unutuverdi. Ellerini uzatıp taşın içinde durduğu kutuyu alıp gözlerinin dibine kadar getirdi. Taşı avuçladı ve sıkıca tutarak gülümsemeye başladı. Taş, Yelena dokunduğu anda parıldamaya başladı ve genç kadın ellerini taştan çekemiyordu. Gözleri kararmaya başlamıştı, titriyordu, çığlık atmak üzereydi. Avuçlarında korkunç bir acı vardı ve dumanlar çıkıyordu. 

-Evet sana taşı verdim ancak bilmezsin ki bu taşa dokunan paramparça olmaya mahkumdur. Ona sadece bakabilirsin, dokunamazsın benim cahil kızım. 

Yelena yerde baygın halde yatıyordu ve Carmena zaferini kazanmış bir komutan gibi taşı özel üretim eldivenlerini giyerek Yelena'nın avuçlarından alıp tekrar kutusuna koydu ve oradan ayrıldı. 

-Mücevherler bir kadının her zaman en iyi arkadaşlarıdırlar diye boşuna demiyorlar. 

Evden ayrılmak üzereydi ki kapının önünde hiç beklemediği birine rastladı. Yevgeni ellerini ovuşturur gibi bir hareket yaparak sırıtıyordu. 

-Senin bunu yapacağını tahmin ediyordum. Bak kızım, görüyor musun üvey annenin sana yaptığını? Kendisine hediye ettiğim o güzelim taşı kullanarak seni öldürecek kadar seni seviyormuş görüyor musun?

Yelena da babasının hemen arkasından mavi gözlerini devirerek Carmena'nın karşısına dikildi. İkisinin karşısında dili tutulmuş gibi kalakaldı. 

-Ben sadece. Ben. Ben. 

-Evet sen sevgili eşim. Sen benim hayatta en sevdiğim şeyi benden alacaktın eğer kızım bana olanları söylemeseydi. Eğer kızımı öldürtmen için tuttuğun kiralık katil gelip bana sığınmasaydı. Evet sen bütün bunlar yetmiyormuş gibi kızımın ölmediğini görünce aynı gün O'nu tekrar öldürmeye kalktın. O yerde yatan kızımın basit bir kopyasıydı. O'nun gibi binlercesini öldürebilirsin dilersen ancak benim kızım burada, yanımda. Yelena, söyle bana bu kadına ne yapmak gerek?

Yelena çok uzun süreli düşünmedi. Ağzından dökülüverdi Carmena'nın cezası.

-O'nu şehrin dip mahallelerinden birine bırakalım baba. Tüm parasını ve malını elinden alarak. Sahip olduğu şeyler olmadan o bir hiç zaten. O'nu öldürmeyelim asla. O zaten bir cesetken nasıl öldürebiliriz ki? 

Kızın isteği hemen yerine getirilmek üzere Yelena'nın yedi hizmetkarı Carmena'yı kollarından tutarak arabaya bindirdiler. O'nu şehrin kim bilir neresine götürüyorlardı kadın sesi kısılırcasına çığlıklar atarken. 


1 Kasım 2021 Pazartesi

243 gün

Huzursuzluk çağlarında yaşayan insanlar için üç önemli şey vardı; aç kalmamak, ezilmemek ve sessiz kalabilmek. Konuşabilmek bile dünya halklarını köleleştirmiş büyük efendilerin hükmündedir. Bu bin kişilik grup, kurulmuş büyük medeniyetlerin şehirlerinin başlarına geçtikten sonra yaptıkları zalimlikleri anlatabilmek için kütüphaneler dolusu kitaplar olsa yetmeyecektir. Kendileri ve akrabaları haricindeki herkesi ayakları altında ezip köleleştirdiklerinden beri var olan hiçbir şehirde huzur kalmamıştı. Su kaynakları, ekilecek olan tüm ürünler onların ellerindeydi. Oysa ki sıradan etten kemikten kimisi çelimsiz kimisinin yüzü gözü yamulmuş sıradan insanlardı onlar ancak kendilerini tanrılar zannediyorlardı. Kendileri hakkında tek bir olumsuz şey bile duymak istemedikleri için haklarında edilmiş en ufak olumsuz şeyde bunu söyleyenin derisini yüzüp şehirlerin girişlerine asıyorlardı. Bu yetmemiş gibi bir süre sonra tümden konuşmayı yasakladılar. İnsanlar işaretleşerek anlaşıyorlardı kendi evlerinde bile. Eğer bir tek cümle eden görülürse cezası hemen bulunduğu yerde veriliyordu. 

Adalet denen şeyden bahsedilmeyeli hayli uzun zaman olmuştu. Sadece seçilmişlerin dilediği kişiler özgürce hayatlarını yaşayabiliyorlardı ve onlar dışında kalan herkes birer böcekten farksızdı. Sokak ortasında birisi mi ölmüş? Kim umursar ki bunu? Onlarca erkek bir kadına tecavüz mü etmiş herkesin ortasında? Böyle talihsiz olaylar onlara göre son derece sıradandı ve onlar gibi olmayanların yaşayacakları önemsizdi çünkü onların hayatları hayvanlara göreydi. İnsan şehirlerinde yaşayan herkesin hayatı pamuk ipliğine bağlıydı. Sokak ortasında hiçbir sebep yokken ölmek sıradan bir olaydı. Açlıktan kırılan insanların bazıları sokakta birileri öldürülsün diye umut ediyordu çünkü birileri öldüğünde onların karnı doyuyordu. 

Şehirlerin korkunçluğundan kaçmak isteyenleri daha beter şeyler bekliyordu. Devlerle insanlar arasında geçen savaştan sonra insanlar kalın duvarlarla kaplı şehirlerinden çıkmamıştı ve devler şehirlere yaklaşamıyordu çünkü kale duvarlarının çevresi devler için bile korkutucu olacak türlü tuzaklarla çevrelenmişti. Şehirden kaçan bir insanın bu tuzaklardan kurtulabilmesi de mucizeydi ancak imkansız değildi. Bunu yapabilenlerden bazıları ormanlarda yaşıyorlardı ve onlar da bir sene kadar bile hayatta kalamıyorlardı çünkü ormanda devlerden türemiş vahşi yaratıklar yaşıyorlardı. Bu yaratıkların inanılmaz güçlü bir koku alma güçleri vardı. Ormanın içine girmiş bir yabancının korkusunu günlerce yürünse ulaşılmayacak mesafelerden algılayabiliyorlardı ve kendi türlerindekilere çığlıklarıyla duyurabiliyorlardı. Kısa süre içinde onlarcası kokunun yakınlarında toplanıp yapacakları baskın için hazırlanıyorlardı. Evet bu hayvanlar için avlanmak büyük bir keyifti. Sadece açlık için değil keyif için avlanıyorlardı. 

Ormanda yine de tek tük bir kaç kişi yaşamanın yolunu bulabilmişti. Ormanı geçip deniz kıyısındaki diyarlara varanlar, yeraltında yaşayan rahiplerin kurduğu efsanevi bir şehirden bahsediyorlardı. Ben işte o şehirlerden birinde doğmuş şanslı kişilerden biriyim. Adım Cesair. Dev piramitlerin etrafında kurulan şehirlere rahiplerin yaklaşmasına artık izin verilmediği için rahipler de kutsal tapınaklarına yer altına kurdukları şehirler yoluyla ulaşıyorlardı. En eski en kadim bilgilere sahip yüzlerce yaşında olan bu adamlar için dünyanın geldiği noktadan geri dönüş artık olamazdı. Bozulmuş, tüm teker oyukları parçalanmış bir at arabasını tamir edebilmek eğer imkansızsa, o arabayı oluşturan tahtalar sökülüp yeniden bir araba inşa edilmeliydi onlara göre ve dünyanın hali de o kırık arabadan farksızdı. Yeryüzü tamamen temizlenmeliydi ve bunun için geliştirdikleri bir planları vardı. 

Rahipler, denizlerin okyanusların diplerinde diledikleri gibi gezebiliyorlardı ve herkesten kaçıp buraya yerleşmeyi bile düşünmüşlerdi ancak insanların onları burada da bulabilecekleri ihtimali gözlerini korkutuyordu. Seçilmişleri tek tek öldürmeyi daha önce denemişlerdi ancak sayıları elli kadarken onları öldürmeye başladıktan sonra daha da güçlenmişlerdi ve sayıları bu defa binlerce kişiye ulaşmıştı. Ölen seçilmişlerin yerine daha beterleri geliyordu. Başka çareleri kalmamıştı, denizlerin altındaki yanardağlarını harekete geçireceklerdi. 

Rahipler, kimsenin sırrını bilemeyeceği bir ilimle bir makine inşa ettiler. Bu makine orta boylu bir insanın kucağına sığabilecek büyüklükteydi ve bir kutu biçimindeydi. Kutu açıldığında içinde bulunan tozlar etrafa saçılıyordu ve saçılan tozlar toprakla birleştiğinde dev kayaları bile unufak edebilecek bir güce erişiyordu. Tozlar toprağı delip yerin en dip köşelerine kadar ulaştığında açtıkları deliklerden yeryüzüne lavlar fışkırmaya başlıyordu. Bu makinelerden onlarca yapıp dünyanın her köşesindeki okyanuslarun diplerine yerleştireceklerdi. Böylece okyanus dibinde korkunç yanardağlar patlayacak ve sular ısınarak yüzlerce metre yükselecekti. Rahipler yeryüzünü temizleyecek olan tek şeyin su olduğunu iyi biliyorlardı. 

O rahiplerden birisi babam Bith, birisi de dedem Noah'tı. Onlara bunu yapma emrini, adını bile andıklarında yanıp yok olacaklarını bildikleri o üstün varlıktan aldıklarını söylüyorlardı. Dedem Noah hemen bir gemi inşa etmeye başladı çocuklarıyla birlikte. Bizi de yanına alacağından emin olduğumuzdan O'na hiçbir ricada bulunmamıştık ancak büyük bir yanlışın içindeydik çünkü öz dedem bizlerin günahkar olduğunu ve gemisine alamayacağını söylemişti. Ben on yaşındaydım nasıl günahkar olabilirdim anlayamıyordum. Günah nedir bilmiyordum bile. Ancak yaşlı kurt söyleyeceğini söyledi ve bize sadece 'eğer hayatta kalmak istiyorsanız batıya, kimsenin yaşamadığı, tek bir günahın bile işlenmediği gümüşten dağların yeşerdiği o büyük adaya gidin' demişti. Gümüşten dağları olan bir ada varsa eğer yeryüzünde o açgözlü seçilmişler çoktan orayı yiyip bitirip tüketmiştir diye içinden geçirmişti babam Bith. Dedemi babam bile ikna edemedi. Biz de kendi gemilerimizi inşa etmeye karar verdik. 

Dedem, gemisinin içini günahkarlarla doldurmak yerine hayvanlarla doldurmayı tercih ederken bize olan sevgisi bile bizi kurtarmak istemesi için yeterli olmamıştı. Biz bile dedemin gözünde günahkarlardık. Rahipler çok hızlı karar verip gereğini yaparlarken yeryüzünde tüm hayatın silineceği süreyi sadece kendi çocuklarına ve sevdiklerine söylemişlerdi; 243 gün. Önlerinde 200 gün vardı ve rahipler, rahiplerin karıları, çocuklarıyla birlikte 89 kadın 18 erkek gece gündüz çalışarak üç gemi inşa etmemiz gerekiyordu. Erkek kardeşim Ladra, annem Birren ve ben Cesair on yaşındaki halimle koca üç gemiyi hep birlikte iki yüz günde inşa ettik. Rahipler okyanusların en derin yirmi üç yerine makinelerini çoktan yerleştirmişlerdi bile. Toprağa karışacak olan karanlıktan habersiz dönmeye devam eden zalim dünyanın efendileri, kısa bir süre sonra yok olup gidecek olmalarından habersiz neşeli hayatlarına devam ediyorlardı. Şehirlerde korkunç hayatlar yaşayan zavallı insanlar kısa bir süre sonra bu kabusun bitecek olduğunu öğrenselerdi bayram ederlerdi elbette. 

Gemileri rüzgarın insafına bırakıp batıya doğru yelken açtık. Kırk günümüz kalmıştı sadece ve elimiz kolumuz telaştan titriyordu. Ne kadar kuzeye gidersek o kadar az insana rastlayacağımızı biliyorduk. İlk bir haftada yüzlerce yaşındaki rahiplerden beş tanesi girdiğimiz fırtınalara dayanamayıp ölünce herkes telaşlanmaya başladı. Aramızda sadece 13 erkek kalmıştı ve benimle aynı yaştaki Fintan'ı gemileri batınca yanımıza almıştık. Bir hafta sonra daha sert bir fırtına diğer gemiyi batırdığında geride sadece elli kadın ve üç erkek kalmıştık. Gemimiz üç hafta kadar denizlerin insafında oradan oraya sürüklendikten sonra aynen rahiplerin tarif ettiği gümüş dağların olduğu o kocaman adaya varmıştı. Buraya İnis Fail diyorlardı rahipler yani kaderin toprakları. Bizim kaderimizi de belirleyecek olan bu adaydı. 

Babam Bith, kardeşim Ladra ve Fintan hayatta kalmış olan üç erkek, ve biz elli kadın aynı adaya yerleşip çoğalmak için bir plan yapmıştık. Her erkek kadınlar arasında paylaştırılacaktı. Babam son derece yaşlı bir adam olduğu için 16 kadının ihtiyaçlarına nasıl cevap verebilecekti kendisi de kestiremiyordu. Kardeşim Ladra'ysa durumdan son derece memnun görünüyordu. Fintan ise henüz yetişkin olmadığı için O'nun adına şimdilik bir sorun yoktu. 

Adaya yerleştikten bir hafta sonra -tufanın gelişine sadece üç gün kala- babam ölmüştü. Kadınların aşırı ilgisine bedeni dayanamamıştı ve bunun başına geleceğini asla hayal etmemişti. Ölürken neden dedemin bizleri yanına almadığının cevabını vermişti; Günahkar olmasaydık şu an ben ölmezdim. 

İki gün sonra da -tufanın kopmasına bir gün kala- kardeşim Ladra aynı şekilde bitkinlikten ölünce tek erkek olarak geriye benim olmasını istediğim Fintan kalmıştı. Fintan başına gelecekleri bildiğinden ortalıktan kaybolmuştu ve en yakın arkadaşım Banba O'nu bulabilmek için aramızdan ayrılmıştı. Eğer bir erkek olmazsa adada büyüyüp yeşermemiz olanaksızdı. Banba aramızdaki en güçlü kadın savaşçıydı ve O'nun dışında kimse Fintan'ı bulamazdı. Ancak başka bir sorunumuz vardı. Tufan gelmişti. 

Şu anda kayalıklara çarpan bedenimin içinde kalan son nefesimle sizlere bunları anlatıyorum. Fintan ve Banba neredeydiler bunu bilmiyorum. Buraya tufandan kurtulmak için gelmiştik ancak sonumuz pek hoş olmamıştı. Benim gibi diğer kadınlar da can vermişlerdi. Ruhum tüm adanın topraklarında eriyordu artık. Tek dileğim Fintan ve Banba'nın buluşmuş olmasıydı. Aradan aylar geçtikten sonra sular çekilince ruhum onları bir mağarada buldu. İkisi adada hayatta kalmış iki insan olarak buraya yerleşip Fomorianlar soyunu başlatacaklardı. Bense bu adada sonsuza dek yaşayacağım. 

7 Ekim 2021 Perşembe

Kuyruğuna leylaklar asılmış bir tilkinin gideceği yer neresidir?

 'Gabe Milligan, ana komutanlıktan bekleniyorsunuz. Gabe Milligan, ana komutanlıktan bekleniyorsunuz.'

Üssün girişinde bu anonsu son ses herkes duyuyordu. Yeni biri seçilmişti ve görev yerine ulaştırılması gerekiyordu. Yerde bulunan kontrol kulesi, 783 ışık yılı uzaklıktaki ana komutanlık üssüyle arada kurdukları solucan deliği yoluyla zaman mefhumu olmadan iletişim kurabiliyorlardı. Gabe Milligan özel olarak seçtiği bazı kişileri komutanlığa götürmekle görevlendirildiğinde yerde bulunan merkeze geliyor ve onları yukarıya ana komutanlığa ulaştırıyordu. Bir çeşit refakatçi görevi görse de birliğin en önemli üyelerinden birisiydi. Sorumlulukları çok büyüktü ve Milligan görevlerini kusursuz biçimde yerine getiriyordu. 

Yeri yöneten çeşitli gruplar bulunuyordu ve bu gruplara en tepeden yol göstericiler atanıyordu. Bu kişiler belli bir olgunluğa erişmiş, uzay zaman arasındaki bilgilere karşı zihni açık, mücadeleci ve düzgün karakterli kişiler olmak zorundaydı çünkü bir yeri yönetmek kolaydı ancak o yeri şekillendirebilmek zor bir işti. Göksel bilgiler konsülü tarafından bu kişiler özenle seçiliyorlardı ve seçim yapıldıktan sonra Gabe Milligan'a bildiriliyordu. Milligan da yerden bu kişileri alıp girişecekleri zor uğraşları öncesinde onları eğitimlerinin verileceği ana komutanlığa götürüyordu. Bulundukları gezegen biri nötron yıldızı diğeri genç bir yıldız olan bir çift yıldız sisteminin içinde bulunuyordu.  Nötron yıldızının yaydığı zararlı ışınlardan korunabilmek için gezegenin etrafına saydam koruma panelleri yerleştirilmişti ve bu paneller sistemine 'Peçe' deniyordu. Peçe'nin bir önemli özelliği de uzayda bulunan  mineralleri kendisine çekip, o mineralleri kullanarak bir yeri yırtılırsa kendi kendine tamir edebilmesiydi. Peçe'nin bir diğer görevi de gezegenin her yerine enerji sağlayabilmesiydi. Emdiği zararlı ışınların hepsini enerjiye çevirerek yer üssündeki merkezlere gönderiyordu. 

Milligan iniş pistinin neredeyse beşte birini kaplayan büyüklükteki gemisini indirdiğinde binlerce asker ve görevli gemisinin etrafında dizildi. Gemiden indiğinde bir seramoni gerçekleştirilecekti ancak Milligan böyle merasimlerden nefret ederdi. Üstün körü bir selamlaşmadan sonra O'nu bekleyen kalabalığın arasından geçip götüreceği kişinin yanına gitti. Landis adında bir kadın olduğunu, yerdeki şehirlere et sağlayacak olan hayvanların bakımını ve yetiştirilmesiyle görevli üst düzey bir memur olduğunu elindeki raporlardan okumuştu. Liman 567 adlı gezegende doğmuştu ve hasat edildikten sonra 5 yaşından beri ticari kolonilerde yaşamıştı. 932 yaşına dek uğraştığı belli bir işi olmamıştı ve sadece dört kez aydınlanma geçirmişti. Sistemin iş gücü için üretilmiş varlıklardan birisi olduğundan ömrü çok uzun süreler için ayarlanmamıştı ancak kurduğu hayallerin kusursuzluğu Göksel bilgiler konsülü tarafından tespit edilince takibe alınmıştı. Rüyalarının kayıtları iyice incelendikten sonra Landis'in yeni evrenlerin inşasında çalışabileceğine karar verilmiş ve bu maksatla kendisinin eğitilmesi kararlaştırılmıştı. 

Milligan kapalı kapsüller içinde tutulan adayların olduğu odaya geldiğinde içerde çalışan tüm memurlar O'nu gördükleri anda eğilerek selam verdiler. 

-Ne kadar süredir uykuda? 

Dik saçlı kızıl sakallı kel bir memur hemen sorusuna yanıt verdi.

-Bulunduğumuz gezegenin kendi yıldız sistemi etrafında 674. dönüşünü tamamlaması bekleniyor. Geldiği gezegene göre 322 yıldır uyuyor. Bulunduğumuz sistemde zamanın etkileri daha yavaş hissediliyor ve uyku yoğunluğu için deneklerin bu nedenle burada uyutulmaları uygun bulunuyor. Denek 731 uyandırılmaya hazır. 

-Denek 731 mi? Siz bu canlıların dosyalarını incelemiyor musunuz? O'nun bir adı var; Landis. Şu ruhsuz hallerinizden sıyrılın lütfen.

Memurun ağzı burnu yamuldu işittiği azardan sonra. 

-Emredersiniz efendim. Kapsülün açılması için geri sayım başlatıldı. 

Uyutuldukları bu bölüme 'Rüya tapınakları' adı veriliyordu. Binlerce farklı merkezin birleştirilerek kurulduğu bir rüya ağına bağlı olan sıradan bir yerdi burası ve içinde mütevazi denebilecek sayıda denek bulunuyordu. Evrenin her yerinden bulunup getirilen canlılar rüya tapınaklarında uyutularak rüyaları kayıt altına alınıyordu ve geldikleri yerler, varsa medeniyetlerinin türü ve şekli, bir canlı olarak düşünme yapıları, ait oldukları türün ihtiyaçları gibi son derece gereksiz görünen ancak çok değerli bilgiler kayıt altına alınıyordu. Memurlar her gün binlerce canlının rüyalarını katalogladıkları için yaptıkları iş onları hissizleştiriyordu ve bu durumu tehlikeli bulan Büyük Efendiler çalışan memurları gün aşırı değiştiriyorlardı. 

Kapsül açıldı ve içinde bulunan saydam ancak bir gramı binlerce ton ağırlığında olan jele yapışmış olan Landis, mekanik bir cihaz sırtına bağlanarak kaldırıldı. Milligan yanındaki memura sorular soruyordu 'kalbi temizlendi mi? böbrekleri arıtıldı mı? Zihninde delilik emaresi olan düşünceler temizlendi mi?' gibi soruların hepsine memur sabırla olumlu olumlu olumlu diyerek yanıt veriyordu. 

Landis sırtına bağlanmış olan cihazdan midesinin yıkanacağı başka bir cihazın koltuğuna oturtuldu. Bedenine yapışmış olan ve içinde gezinen artık maddeler arındırıldıktan sonra gözünü açtı. 

-Kolant sizi umarım çok yıpratmamıştır.

Kolant, kapsüllerin içinde bulunan ve rüyaya yatırılan kişilerin içini, dışını, her yerini saran çok yoğun bir plazmaydı. Bu madde evrenin en kıymetli elementlerinden birisi olarak kabul ediliyordu çünkü bir canlıyla etkileşime girdiğinde o canlının düşünceleriyle iletişime geçebiliyordu. Kolant bilinen evrenin sadece tek bir gezegeninde bulunuyordu ve o gezegeni ele geçirmek için amasız bir savaş sürüyordu. Ana komutanlık kolant bulmakta çok zorlanmıyordu çünkü savaşan grupların hepsi bu maddeyi elde ettikten sonra kendileri için kullanmak yerine satıyorlardı ve en büyük alıcıları da ana komutanlıktı. 

Landis gözlerini Milligan'ın üzerine çevirdi. 

-Şu anda rüyada mıyım yoksa uyandırıldım mı anlayabilmem için soracağınız soru bu mu? 

-Sizi çok uzun süredir takip ediyoruz hanımefendi. 

-Bana Landis demenizi istiyorum. Sizin adınız nedir?

-Beni bir rüyanızda görmüş olmanız lazım. Size bilinçli olarak gösterilen o rüyada biz tanışmıştık zaten.

-Bunu umursamıyorum. Şu anda sizinle tanışmak istiyorum. Adınız nedir?

-Ben Gabe Milligan. Ana komutanlık üssü başkomutanlığı C sektör..

-Tamam tamam çok uzatmayın bu ayrıntılarla ilgilenmiyorum. Beni buraya almaya geldiniz ve hemen gitmemiz gerekiyor. Benim rehberim olacaksınız öyle değil mi? Benim adımı biliyorsunuz zaten kendimi yine de tanıtayım. Ben Landis. Kaark'tan geliyorum. 

-Gezegeninizin adı bu demek. Size nasıl bir süreçten geçirileceğinizden bahsetmemi ister misiniz?

-Bunları yaşayarak görmekten hoşlanacağıma eminim. Önceden anlatırsanız geriye bir deneyim kalmayabilir. Hala rüyada mıyız değil miyiz bunu anlayabilmem için bir soru sormayacak mısınız?

-Pekala. Kuyruğuna leylaklar asılmış bir tilkinin gideceği yer neresidir? Oldu mu?

-Evet oldu. Rüyada olmadığım için mutluyum. Artık gidebiliriz. 

Leittner deneyi adı verilen bir işleme göre rüyalarda uzun yılllar aralıksız gezen zihinlerin uyandıklarında zihinlerini tamamen kaybetmemeleri için bazı yöntemler geliştirilmişti. Bunlardan birisi rüyayı gören kişiye daha önce hiçbir yerde duymadığı bir soruyu sormaktı. Eğer bu da işe yaramazsa acil durumlar için kullanılacak prosedürler devreye giriyordu. Kişi eğer rüyada olduğuna hala inanıyorsa aklını yitirmesinin önünde bir engel kalmıyordu. 

Milligan'ın gemisinin olduğu limana varmaları bir kaç saniye sürmüştü. Kalkış platformuna geldiklerinde Milligan geminin hangarından Landis'in bedenine uyan bir kıyafet çıkarıp verdi. 

-Sana önceden yapılması gerekenleri anlatmamı istemedin ancak şu an zamanı geldi. Sana ilk yapman gereken şeyi söylüyorum; bu özel kıyafeti giymelisin. Gideceğimiz yerde gerçekliğin bazı faktörleri ortadan kalkabilir. Boyut, zaman ve ses gibi algılanabilir kavramlar değişebilir. Orada göreceğin eğitimden sonra neler olacağına bakacağız. 

-Sen mi hakkımda karar vereceksin?

-Hayır ben sadece refakatçiyim. Bu işi çok iyi yaptığım için en yüksek potansiyelli canlılara eşlik edilmesi görevi bana düşüyor. Hakkındaki karar zaten verildi. Sen sadece ne karar verildiğini öğreneceksin. 

-Yggdrasil'in olduğu yere gidiyoruz değil mi?

-Bu soruyu sormadın, bu an hiç yaşanmadı.

Elini Landis'in alnına tuttu ve kafasının içindeki o soruyu ve o soruyu sorduğu anı siliverdi. 

-Şimdi kıyafetlerini giy. Uzun bir yolculuk bekliyor bizi. 

İki kara deliğin arasında çekim kuvvetinin sıfıra yakınsadığı bir noktada kurulmak zorundaydı ana komutanlık. Burada bulunan zamansızlık ve üç boyutlu evrenin fiziksel kurallarının değişkenliği sayesinde rüya kayıtları eksiksiz biçimde tutulabiliyordu. Landis'in giydiği kıyafet, uzay zamanın kaydığı yerde kullanıcısının bedensel faaliyetlerini kontrol altında tutmaya yarıyordu. O nedenle kıyafetini çıkardığı anda zihni ortaya çıkacak paradoksları algılayabileceği için aklı sonsuza kadar küçülerek yok olabilirdi. Bu durum ölmeye kıyasla çok daha korkunç bir sondu çünkü kişi evrenin sonuna dek kendini hiçliğin içinde hapsedilmiş halde buluyordu. 

Varış süresi tahmini olarak 28 milisaniyeydi. Yolculuğu yapabilecekleri iki ayrı koltuğa oturdukları anda varacakları yere 28 milisaniye içinde ulaşacaklardı. Tüm işlemler organomekanik cihazlar tarafından geminin kullanıcısının zihninden alınıp anında uygulanıyordu. Koltuğa oturdular ve ana komutanlık karşılarındaydı.  Yok olmak üzere olan sombrero galaksisinin ortasındaki kara deliğin hemen yanında merkezi ele geçirmeye çalışan başka bir kara delik daha vardı ve tam ortalarında yedi katlı dev bir yapı bulunuyordu. Ana karargahın şekli daire gibi görünse de bu görüntü sadece arasında kaldığı ağır çekim kuvvetinden nedeniyle böyle görünüyordu. Asıl şekli piramitti. Ucu korkunç büyüklükte bir ışıkla parlayan bu piramit  çekim kuvvetlerini dengeleyecek şekilde kendi etrafında dönüyordu. Piramidin en alt katında bir kapı açıldı ve Milligan gemisini içeriye soktu. 

-Demek bütün bilgiler burada toplanıyorlar. Sen aslında bir refakatçi değilsin öyle değil mi? Efendilerin tüm işlerinden sorumlu olan göksellerden birisin. 

Milligan söylenenleri duymazlıktan geldi ve gemisini içine girdiği platforma oturtmakla uğraşıyordu. 

-Bu gemiden çıktıktan sonra aşman gereken yedi engel bulunuyor. Bunların hepsini aşabilirsen eğer varlığın kabul edilecektir. Bu süre boyunca senin yanında yer alacağım ve sana yardım edeceğim. 

-Hakkımda karar verildiyse eğer, ben neden sınanıyorum?

-Onlar zaten neler olduğunu gördüler, tüm bunları sen görebil diye yaşıyorsun. 

Bulundukları bina rahatlıkla bir yıldız sistemini içine alabilecek büyüklükteydi. Bazı kısımları uzaya açılıyordu, bazı kısımlarında şehirler yer alıyordu. Şehirlerin etrafında dağlar, ırmaklar, türlü yaratıklar, denizler bulunuyordu. Her katında farklı düşüncelerde canlılar yaşıyorlardı ve etrafta bulunan eşyalar, sesler ve şekiller orada bulunan kişilerin düşüncelerine göre şekillenebiliyordu. Burada istek duymak nadir görülen bir durumdu çünkü burası istek duymaya gerek bırakmayacak kadar kusursuz bir yerdi. 

Milligan ve Landis ilk katın kapısının önünde duruyorlardı ve Milligan içinden 'buradayız' diye geçirdi, o anda önlerindeki dev kapı açıldı. 

-Dilediğin kadar burada dolaşabilirsin sonuçta burada diye bir şey yok. Her an karşına çıkabilirler. Seni ne şekilde sınayacaklarını bilemezsin. Senin gibi daha önceden buraya gelmiş ve işlerini tamamlamış olanlarla görüşüp onlardan fikir de alabilirsin. Dilersen tek kelime bile etmeden sadece etrafı seyredip hiçbir şey yapmadan diğer katlara da geçebilirsin. Ancak bazı kurallar bulunuyor; eğer bir katı terk edip yukarıdaki bir kata çıkarsan geri dönüşü yoktur, tekrar aşağıya inemezsin. Her katta edinmen gereken bir ilim olacak ve sen o ilmi almadan bulunduğun katı terk etme hakkına sahipsin. 

-Eğer o ilimleri almazsam sonunda başıma büyük bir iş açılacak öyle mi? 

-Ben her zaman yanında olacağım. 

-Söyle bana Milligan, burası tam olarak nedir?

-Tüm sırların bilinir kılındığı yerdir. Yaratılmış olan tüm canlıların aklından geçen en küçük bir düşüncenin bile silinmeden yazıldığı yerdir. Burası yaratılacak bir sonraki evrenin taslağının çıkarıldığı yerdir. 

-Tam ve eksiksiz bir yanıt beklemiyordum. Söyle bana Milligan, hiç birisini sevdin mi?

-Gidelim. Yapman gereken işler var. 

İlk kata geldiklerinde fillerle dolu bir denizin üzerinde uçan yılan yüzlü canlılara rastladılar. Denizin kenarında kumsallar yoktu, kayalıklar başlıyordu ve birden yükselen bir tepenin üzerinde bir şehir vardı. Şehrin içinde dokuz kadın yaşıyordu ve her kadın o kadar güzeldi ki sadece onları bir an için görebilmek için binlerce yıldır şehrin kapılarında bekleyenler vardı. 

-Burada istek duymaya bile gerek yoktur demiştin ancak bu adamların hali nedir böyle? 

-Onlar istek duymuyorlar ki, köle olmanın hazzını doyasıya yaşıyorlar. Aşağılanmadan, yadırganmadan ve birilerine hizmet etmelerine gerek kalmadan. 

-Bunun neresi kölelik? Sadece bir kadının yüzünü görmek için bekliyorlar. 

-Varlıklarını o görecekleri ana bağlamış haldeler. Bu bağlandıkları şey varlıklarını elinde tuttuğuna göre, buna rahatlıkla kölelik diyebilirsin. Elbette efendisi olmayan bir kölelik, kölelik tanımını tekrar gözden geçirmene neden olabilir. Eylem aynı kaldığı için adı da değişmemiştir. 

Her katta buna benzer bir varlıkla, o varlığın bağlandığı bir duyguyla ve buna bağlı olarak hissedilenlerin yarattığı etkilerle ilgili bir vakayla karşılaştılar. Landis kendisinden önce gelenlerle de sohbet etti ve onları hayli sıkıcı buldu. Verdiği kusursuz yanıtlar kendisinde herhangi bir ben olma duygusu yaratamıyordu. Kendisini büyümüş hissetmiyordu, başardığını, yürüdüğü yolda ilerlediğini ve en önemlisi bir tatmin duygusu hissetmiyordu. Milligan bile Landis'e hayranlık dolu gözlerle bakıyordu. 

Sonunda yedinci ve son kata eriştiler. Dört ırmağın köklerinden aktığı altından yapılmış dev bir ağaç önlerinde duruyordu. Bu ağacın büyüklüğü neredeyse Landis'in geldiği gezegen kadardı. Ağacın hemen altında sayfaları uçuşup tekrar içine geri dönen kitaplar savruluyordu. Yüz binlerce kitap birden bomboş sayfalarla açılıyorlardı ve sonra kendiliğinden yazılmaya başlıyorlardı. Son sayfasına dek yazılmış olan kitapların kapağı kapanıyordu ve diğer kitaplarda yazılanlarla çelişinceye dek de kapakları açılmıyordu. Eğer bir paradoks oluşursa önceden yazılmış olan kitaplar açılıp sayfaları kitaptan ayrılıp tekrar yazılıyorlar ve ait oldukları kitaba geri dönüyorlardı. Bu süreç sonsuzluk boyunca devam etmişti ve edecekti. 

-Sonunda görmek istediğin yere vardık Landis. 

-Bana çok iyi bir arkadaş oldun Gabe. Sana artık adınla hitap edebilirim çünkü sana sevgi duyuyorum. 

-Neredeyse gülümseyeceğim. İşte önünde duruyor o kudretli bilge ağaç. O her şeyin yazılı olduğu sonsuz kütüphane. Ne dilersen önüne serileverecek. Senin gibi rüyalarda gezinmiş olanların aklından geçen her hayal işte burada yazılıyorlar. O hayaller damıtılıyorlar ve her hayalden bir dünya yaratılıyor. Bizim sırrımız budur. Her hayal, en küçücük bir düşünce bile zihinde kuruldukları anda buraya aktarılırlar ve eğer o düşünceye inanılmışsa, başka bir evrende yaşanması için ağacın dallarında belirir. Zamanı geldiğinde dalından kayarak gideceği evrenin içine girer ve orada yaşanır. En korkunç kabuslardan en ulaşılmaz mutluluklara dek ne hayal edilirse hepsi burada toplanırlar. Sen, o hayalleri kuranlar içinde en kusursuz olanıydın. Seni arındırdık ve kabul ettik. Ağacın önünde bir kapı açılacak. Artık kabul edildiğin için oradan geçebileceksin. 

-Sen benimle gelmiyor musun?

-Eğer ben o kapının eşiğine parmağımı dahi uzatsam küle dönerim Landis. Oraya ait değilim. Sen oraya gidecek olansın. 

Olga

 Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...